RESÛL-İ EKREM (S.A.V.) EFENDİMİZİN
VEDÂ HUTBESİ H.10[632]
Pazar günü Mekke-i Mükerreme'ye vâsıl olan Resûl-i Ekrem (s.a.v.) pazartesi, salı, çarşamba günleri Mekke-i Mükerreme'de ikâmet buyurdular. Zilhicce'nin sekizinci perşembe günü -ki şerî’at ıstılâhında yevm-i terviye denilir- Kasvâ'ya binerek Minâ'ya doğru hareket etti. O gün Minâ'da kaldı. Öğle, ikindi, akşam, yatsı, sabah namazlarını burada kıldı. Güneş doğuncaya kadar Minâ'da istirahat ettiler. Sonra Arafat'taki Nemire mevkîinde bir çadır kurulmasını emrettiler. Müteâkiben hareket ederek ve Kur’ân-ı Kerîm'de Meş'ari'l-Harâm diye yâd olunan Müzdelife'yi geçerek Arafat'ta hazırlanan Nemire'deki çadıra varıp indi. Câhiliyet devrinde Kureyş eşrâfı Müzdelife'de vakfe ederlerdi. Hâriçten gelen halk da Arafat'ta vakfe ederek Kureyş'e karşı müstesnâ hürmet gösterirdi. Müzdelife, Harem'den ma'dûd (sayılır) idi. Kureyş'in burada vakfe etmeleri Harem'in sâhibi olduklarının bir ifâdesi idi. Arafat ise Harem hâricinde addolunup Kureyş'ten başkaları burada vakfe ederlerdi. Resûl-i Ekrem (s.a.v.), Müzdelife'de tevakkuf etmeyip Arafat'a ve Harem dışında bulunan Nemire mevkîindeki çadırına kadar gitmesi, Kureyş'in halktan ayrı nesebe dayalı ibâdet hayâtına -ki, Hums adıyla anılırdı- karşı büyük bir darbe idi. Böyle kabîle ve âile imtiyazlarını kaldırarak Müslümanlar arasında tam bir müsâvat te'sîs etmek için Resûl-i Ekrem (s.a.v.) bütün hacılarla birlikte Arafat'a gelerek: İşte burada babanız İbrahim (a.s.)'ın mîras bıraktığı yerlerde vakfe ediniz! buyurmuşlardır.
Güneş zevâlden guruba dönünce, Resûl-i Ekrem (s.a.v.) çadırdan çıkıp Kasvâ'ya binerek Arafat vadisinin ortasına geldi. Burada İslâm inkılâb târîhinin bütün beşeriyete hitâb eden en müessir nutkunu îrâd buyurdular. Resûl-i Ekrem (s.a.v.)'in bu hutbesi Kütüb-i Sitte'de vesâir hadîs kitâblarında İbn-i Ömer, İbn-i Abbâs, Câbir, Ebû Bekre, Ebû Ümâme gibi birçok Ashâb-ı Kirâm (r.a.e.) tarafından rivâyet olunmuştur. Fakat bu rivâyetler toplu bir halde değildir. Ashâb (r.a.e.)’den her biri hıfzedebildiği bir kısmını rivâyet etmiştir. Bunların müşterek noktaları olduğu gibi münferiden rivâyet olunan cihetleri de vardır. Tabiî Sahih ve Sünen sâhibleri de ayrı ayrı rivâyet etmişlerdir. Sonra Haccetü'l-Vedâ Hutbesi bir değildir. Bu, üç günde ve üç yerde îrâd olunmuştur:
1) Arafat'ta arefe günü,
2) Minâ'da bayramın ilk günü,
3) Yine Minâ'da bayramın ikinci günü.
Ancak yukarıda not olarak bildirdiğimiz vechile Müslim'in Câbir (r.a.)'den rivâyeti ile İmâmü'l-megâzî İbn-i İshâk'ın, İbn-i Hişâm'ın Sîret'indeki rivâyeti cemiyetli ve toplu bulunduğundan, hutbe hakkındaki tercümemize bu iki rivâyeti esas ittihâz ederek diğer hadîs kitâblarındaki rivâyetlere not olarak işâret edeceğiz:
Yüz binlere bâliğ olan hüccâc Arafat vadisini doldurmuştu. Buhârî'nin bu bâbındaki bir rivâyete göre, Resûl-i Ekrem (s.a.v.) bu mahşerî izdihamda hitâbete başlamadan evvel Cerîr ibn-i Abdullah (r.a.) vâsıtasıyla halkın sükûnetini te'mîn ettiler. Sonra hitâbete başladılar. Ve İbn-i İshâk'ın beyânı vechile Cenâb-ı Hakk'a hamd ü senâ ederek şöyle buyurmuşlardır:
"Ey NÂS! Sözümü iyi dinleyiniz! Bilmiyorum, belki bu seneden sonra sizinle burada ebedî olarak bir daha birleşemeyeceğim. Ey NÂS! Bu günleriniz nasıl mukaddes bir gün ise, bu aylarınız nasıl mukaddes bir ay ise, bu şehriniz (Mekke) nasıl mübarek bir şehir ise; canlarınız, mallarınız, ırzlarınız da öyle mukaddestir; her türlü taarruzdan masundur.
ASHÂBIM! Yarın Rabbinize kavuşacaksınız. Ve bu günkü her hal ve hareketinizden muhakkak sorulacaksınız! Sakın benden sonra eski dalâletlere dönüp de birbirinizin boynunuzu vurmayınız! Bu vasiyetimi burada bulunanlar, bulunmayanlara bildirsin! Olabilir ki, bildirilen kimse, burada bulunup da işitenden daha iyi anlayarak muhâfaza etmiş bulunur."
"ASHÂBIM! Kimin yanında bir emânet varsa onu sahibine versin! Fâizin her nev'i mülgâdır, ayağımın altındadır. Lâkin borcunuzun aslını vermek gerektir. Ne zulmediniz, ne de zulme uğrayınız. Allah'ın emriyle fâizcilik artık yasaktır. Câhiliyyetten kalma bu çirkin âdetin her türlüsü ayağımın altındadır. İlk kaldırdığım fâiz de Abdulmuttalib'in oğlu Abbâs'ın fâizidir!"
"ASHÂBIM! Câhiliyet devrinde güdülen kan da'vâları da kâmilen mülgâdır. İlgâ ettiğim ilk kan da'vâsı da Abdulmuttalib'in torunu Rebîa'nın kan da'vâsıdır."
"Ey NÂS! Bu gün şeytan sizin şu topraklarınızda yeniden nüfuz ve saltanâtını kurmak kudretini ebedî surette kaybetmiştir. Fakat size bu kaldırdığım şeyler hâricinde küçük gördüğünüz işlerde ona uyarsanız bu da onu memnun edecektir. Dîninizi korumak için bunlardan da hazer ediniz!"
"Ey NÂS! Kadınların haklarına riâyet etmenizi ve bu hususta Allah'tan korkmanızı tavsiye ederim. Siz kadınları Allah emâneti olarak aldınız. Ve onların namuslarını ve ismetlerini Allah adına söz vererek helâl edindiniz! Sizin kadınlar üzerinde hakkınız, onların da sizin üzerinizde hakları vardır. Sizin kadınlar üzerindeki hakkınız, onların âile harîmini sizin hoşlanmadığınız hiçbir kimseye çiğnetmemeleridir. Eğer onlar râzı olmadığınız her hangi bir kimseyi âile yuvanıza alırlarsa, onları hafif sûrette darb ve tahzîr edebilirsiniz! Kadınların da sizin üzerinizdeki hakları, memleket göreneğine göre her türlü yiyim ve giyimlerini te'mîn etmenizdir.
Ey MÜ'MİNLER! Size bir emânet bırakıyorum ki, siz ona sıkı sarıldıkça yolunuzu hiç şaşırmazsınız. O emânet Allah kitabı Kur'ân’dır ."
"Ey MÜ'MİNLER! Sözümü iyi dinleyiniz ve iyi muhâfaza ediniz! Müslüman müslümanın kardeşidir ve böylece bütün Müslümanlar kardeştirler. Din kardeşinize âid olan her hangi bir hakka tecâvüz, başkasına helâl değildir. Meğerki gönül hoşluğu ile kendisi vermiş olsun.
ASHÂBIM! Nefsinize de zulmetmeyiniz! Nefsinizin de üzerinizde hakkı vardır."
"Ey NÂS! Cenâb-ı Hakk her hak sâhibine hakkını (Kur'ân'da) vermiştir. Vâris için vasiyete lüzum yoktur. Çocuk kimin döşeğinde doğmuşsa ona âiddir. Zinâkâr için mahrûmiyet vardır. Babasından başkasına neseb iddiâ eden soysuz, yâhud efendisinden başkasına intisâba kalkan nankör, Allah'ın gazabına, meleklerin lâ'netine ve bütün Müslümanların ilencine uğrasın! Cenâb-ı Hakk bu makûle insanların ne tevbelerini, ne de adâlet ve şahâdetlerini kabûl eder."
Bundan sonra Resûl-i Ekrem (s.a.v.) o muazzam halk kütlesine:
"Ey NÂS! Yârın beni sizden soracaklar, ne dersiniz!" diye sordu. Ashâb-ı Kiram (r.a.e.):
"- Allah'ın risâletini tebliğ ettin; risâlet vazîfeni îfâ ettin, bize vasiyet ve nasîhatta bulundun! diye şahâdet ederiz" dediler. Resûl-i Ekrem (s.a.v.) mübârek şahâdet parmağını göğe doğru kaldırarak sonra da cemâat üzerine çevirip indirerek üç kere:
"- Şâhid ol yâ Rab! Şâhid ol yâ Rab! Şâhid ol yâ Rab!" buyurdular.
Hutbe burada bitiyor. Dinleyiciler çok kalabalıktı. Câbir (r.a.)'in Medîne-i Münevvere'den ve Zü’l-Huleyfe'den hareket sırasında halkın çokluğunu tasviri vechile Arafat sahası bir insan meşceri hâlini almıştı. Hüccâcın hepsi tarafından Resûl-i Ekrem (s.a.v.)'in sesinin duyulması imkân dâhilinde değil idi. Hâlbuki halkın işitmesi matlûb idi. Bu cihetle gür sesli münâdîler vâsıtasıyla hutbe i'lân edildi. Bunlardan birisi İbn-i İshâk'ın rivâyetine göre Rebîa İbn-i Ümeyye (r.a.) idi. Rebîa (r.a.), Resûlullâh (s.a.v.)'in ta'lîmi vechile: (Ey Nâs! Resûlullâh der ki!..) diye halka tebliğ ediyordu.
Müslim'in Câbir (r.a.)'den rivâyetine göre, hutbe bittikten sonra ezân okundu, sonra kâmet olunarak Resûl-i Ekrem (s.a.v.) ibtidâ öğle namazını kıldı. Sonra tekrar kâmet olunup ikindi namazını kıldı ve bu iki namaz arasında nâfile namaz kılmadı. Sonra devesine binerek Cebelü'r-Rahme'nin alt tarafındaki mevkıfe kadar geldi. Deve üstünde mübârek yüzlerini kıbleye çevirerek güneş batıp sarılığı biraz zâil oluncaya kadar vakfe etti. Ve uzunca duâ buyurdular. Ümmü'l-Fadl (r.anhâ) tarafından gönderilen bir bardak sütü de halkın muvâcehesinde içtiler. Resûl-i Ekrem (s.a.v.)'in arefe günü oruçlu olup olmadığı Ashâb (r.a.e.) arasında bahis mevzûu oluyordu. Bu sûretle oruçlu olmadığı anlaşıldı. Tam bu sırada Mâide Sûresi'nin 3 üncü âyetindeki: “el-yevme ekmeltü le-küm dîneküm ve etmemtü aleyküm ni’metî ve radîtü le-kümü’l İslâme dînen. Bugün sizin için dîninizi kemâle erdirdim ve üzerinizdeki ni’metimi tamâmladım. Dîn olarak da ancak İslâm’dan râzı oldum.” kavl-i şerîfi nâzil oldu. Güneşin kursu tamâmıyla kaybolduktan sonra Kasvâ'ya binip Üsâme İbn-i Zeyd (r.a.)'i terkisine alarak Arafat'tan yavaş yavaş inmeğe başladılar. Yavaş yürümesi için Resûl-i Ekrem (s.a.v.) devenin gemini çekiyorlardı. O derecede ki devenin başını kendilerine kadar kaldırıyorlardı. Halka da sağ elleriyle işâret ederek: “es-Sekîne, es-Sekîne… Ağır ağır gidiniz. Acele yürümekle hayır bulunmaz” buyuruyorlardı.
Câbir (r.a.), rivâyetine devamla der ki: Bu sûretle hacc mevkibi Müzdelife'ye gelmişti. Burada da Resûl-i Ekrem (s.a.v.) akşamla yatsı namazını bir ezân ve iki kâmetle arka arkaya kıldı. Bu iki namazın arasında nâfile namaz kılmadı. Sonra Resûl-i Ekrem (s.a.v.) sabaha, şafak vaktine kadar yan yatıp istirahat buyurdular. Şafak sökünce ve sabah belli olunca da ezân ve kâmetle sabah namazını kıldılar. Sonra Kasvâ'ya binerek Meş'ari'l-Harâm'a geldi. Kıble'ye karşı durup duâ, tekbîr, tehlîl ve tevhîd eylediler. Ve ortalık iyice ağarıncaya kadar vakfede durdular. Güneş doğmadan önce Fadl ibn-i Abbâs (r.a.)'yı terkilerine alarak Müzdelife'den hareket ettiler.
Câbir (r.a.) der ki: Fadl (r.a.) güzel saçlı, beyaz sîmâlı bir gençti. Deve üzerinde giderken, kadın hacıların develerinin yanına uğramıştı. Ve Fadl (r.a.) kadınlara bakmağa başlamıştı. Bunun üzerine Resûl-i Ekrem (s.a.v.) elini Fadl (r.a.)'in yüzüne koydu. Fadl (r.a.) de hemen yüzünü öbür tarafa çevirdi. Bu tarafta da bakmağa başlayınca bu def’a Resûlullâh (s.a.v.) de elini bu tarafa çevirip Fadl (r.a.)'in yüzüne koydu. Fadl (r.a.) yüzünü bu def’a yine çevirdi. Bu sûretle Muhassir vadisinin ortasına geldi. Burada Kasvâ'yı biraz harekete getirip sür’atlendirdi. Sonra Cemre-i Kübrâ'ya çıkan orta yola düşerek Cemretü'l-Akabe'ye geldi. Buhârî'nin rivâyetine göre burada Resûl-i Ekrem (s.a.v.) ufak çakıllardan ibâret olan yedi cemreyi attılar. Bunlardan her birini iki parmağıyla tutarak atıyorlardı ve her def’asında tekbîr getiriyorlardı. Ashâbı (r.a.e.)’ne de: Bu kırattaki (büyüklükteki) çakılları bu sûretle atınız! Ey NÂS! Dîn husûsunda ifrâd etmekten hazer ediniz! Sizden evvelki ümmetlerin ölümüne sebeb, din husûsunda taşkınlık etmeleri olmuştur! buyurdular. Sonra Resûlullâh (s.a.v.) Minâ'ya geldiler.
MİNÂ HUTBESİ
Resûl-i Ekrem (s.a.v.), Minâ'ya gelince Muhâcir’in kıblenin sağ tarafında, Ensâr'ın solda, şâir cemâatin de karşıda saf saf yer almalarını emrettiler. Yine deve üstünde yüz binlerce cemâat karşısında İslâm inkılâb târîhinin en müessir bir hutbesini daha şu sûretle îrâd ettiler:
"Ey NÂS: Cenâb-ı Hakk'a hamd ü senâ, tekbîr ve tehlîl ettikten sonra derim ki: Sizi, Allah'ın kitâbına bağlayan Peygamberinizin sözlerini iyi dinleyiniz ve ona itaat ediniz! Hacc ibâdetinizin bütün eşkâlini benden gördüğünüz gibi îfâ ediniz! Öyle sanıyorum ki, ben bu seneden sonra bir daha haccedemem."
Ebû Bekre radıya'llâhu anh'denrivâyete göre, Nebî salla'llâhu aleyhi ve sellem devesi üstüne oturduğu ve devenin dizgini birisi (Bilâl (r.a.)) tarafından tutulduğu halde îrâd ettiği hutbesinde şöyle buyurmuştur:
“(Ey NÂS! Mütemâdiyen dönmekte olan) zaman (ve yıl, ay dediğimiz vakit ölçüsü bugün,) Allah'ın gökleri, yerleri yarattığı günkü (ilk) vaziyetine dönmüştür (ve yıl, ay o ilk hesaba tâbi bulunuyor ki:) bir yıl, ay ölçüsüyle on iki aydır. Bunlardan dördü haram (yasak) aylardır ki, üçü arka arkaya Zü’l-ka'de, Zü’l-hicce, Muharrem'dir. (Dördüncüsü) Mudar'ın ayı olan Receb'dir. O, Cümâd (el-âhir) ile Şa'bân arasındadır.” Sonra Resûlullâh (s.a.v.):
“(Ey mü'minler!) Bu ay hangi aydır?” diye sordu. Biz:
“Allah ve Resûlü daha iyi bilir!” dedik. Resûlullâh (s.a.v.) sükût etti. Biz Resûlullâh (s.a.v.) bu aya eski adından başka bir ad verecek sandık. Sonra:
“Zü’l-hicce (ayı) değil midir?” buyurdular. Biz:
“Evet, Zü’l-hiccedir !” dedik. Resûlullâh (s.a.v.):
“Bu içinde bulunduğumuz hangi beldedir?” buyurdular. Biz:
“Allah ve Resûlü daha iyi bilir!” dedik. Resûlullâh (s.a.v.) sustu. Bir derecede ki, biz Resûlullâh (s.a.v.) Mekke'ye yeni ad verecek sandık. Sonra Resûlullâh (s.a.v.):
“Mekke şehri değil midir?” buyurdular. Biz:
“Evet, Mekke'dir!” dedik. Resûlullâh (s.a.v.):
“Bugün hangi gündür?” diye sordular. Biz:
“Allah ve Resûlü bilir!” dedik. Yine Resûlullâh (s.a.v.) sükût etti. Hattâ biz, bugüne eski adından başka bir ad verecek sandık. Resûlullâh (s.a.v.):
“Yevmü'n-Nahr (kurban kesim günü) değil midir?” buyurdu. Biz:
“Evet, Yevmü'n-Nahr'dir!” dedik. (Bu mukaddemelerden sonra) Resûlullâh (s.a.v.), (mal, can, ırz masuniyetine işaret ederek) buyurdular ki:
“Şu halde iyi biliniz ki, bu şehrinizde, bu beldenizde bu gününüzün haram olduğu gibi (birbirinize) kanlarınız (ı dökmek), mallarınız (ı almak), namuslarınız (ı selbetmek) de haramdır. (Her türlü taarruzdan masûndur.) Muhakkak ki siz, Rabbinize kavuşacaksınız. O zaman bütün bu işlerden sorulacaksınız!..
Ey NÂS! Aklınızı başınıza toplayınız da benden sonra birbirinizin boynunu vuracak sûrette dalâlete, vahşete düşerek (câhiliyet devrine) dönmeyiniz! Ey NÂS! Bu nasîhatlerimden mütenebbih olup bunları burada hazır bulunanlarınız, burada bulunmayanlarınıza tebliğ etsin! Olabilir ki, kendisine tebliğ olunan bâzı kimseler, burada bulunup işiten bir kısım kimseden daha iyi anlayıp bellemiş olur!” Bundan sonra Resûlullâh (s.a.v.) iki kere:
“Tebliğ ettim mi?” buyurdular. Biz:
“Evet, ettin!” dedik. Resûlullâh (s.a.v.):
“Şâhid ol yâ Rab!” dedi. Sonra:
“Burada hazır bulunanlar bulunmayanlara tebliğ etsin!” buyurdular.
(Sahîh-i Buhârî Muhtasarı Tecrîd-i Sarîh Tercemesi, 10.c., 395-404.s.) |