HZ. MAHMÛD SÂMÎ RAMAZANOĞLU (K.S.)
Bir asırlık mübârek ömürlerinin her ânında Sünnet-i seniyye-i ihyâ eyleyen ve nice yüksek makamların sâhibi, Gavs, Müceddid, Sâhibü’z-zamân ve Cân’a yakın ülfet makâmının sâhibi ve asırların nâdir yetiştirdiği bir Zât-ı akdes olan Hz. Mahmûd Sâmî (k.s.), insanları Hakk’a da‘vet eden, doğru yolu gösterip hakîkî saâdete kavuşturan ve kendilerine Silsile-i âliyye denilen büyük âlim ve velîlerin otuzüçünçüsüdür.
NESEBLERİ VE DOĞUMLARI
1892 Yılında Adana’nın Tepebağ mahallesinde dünyâyı teşrîf eden Hazret-i Sâmî (k.s.)’un babaları Müctebâ Efendi, anneleri Ümmügülsüm Hanımefendilerdir. Dedelerinin ismi Abdurrahmân, büyük dedeleri İshâk ve Hüseyin Efendilerdir. Büyük Türk beyliklerinden Ramazânoğlu beyliğinin en son beylerinden olan Abdülhâdî Efendinin (ki Sâmî Efendi Hazretlerinin büyük dedelerindendir) tesbîtine göre Ramazânoğlu beyliği aslen Türklerin Oğuz boyunun Üçoklar kabîlesindendir. Bu kabîlenin de şecereleri büyük Türk Hâkânı Nureddîn Zengî (Şehîd) vâsıtası ile Seyfullâh Hz. Hâlid bin Velîd (r.a.)’e dayanır.
Efendi Hazretleri kendi ifâdeleriyle doğumlarını şöyle nakletmektedirler:
“-Benim doğumum (1308) târihindedir: Adana’da Vakıfsarayı’ndadır. Doğumumdan evvel kapıya bir zât gelerek: “-Bu evde, yakında bir doğum olacaktır, oğlan olacaktır, adını: Sâmî koyunuz; hayırlı bir insan olacaktır.” diyor, gidiyor. Bir müddet sonra doğum oluyor, oğlan oluyor. Adı: “Mahmûd Sâmî” konuyor. Sonra o zât tekrâr geliyor. Oğlan, doğduğunu söylüyorlar. Adının da “Muhammed Mahmûd Sâmî” konulduğunu öğrenince: “-Sandıktaki emânetimi veriniz!” diyor. Ona benzer bir emâneti veriyorlar: “-Bu değil; esâs sandıktaki bana âid emâneti veriniz!” diyor. Veriyorlar. Memnûn oluyor. Duâ edip gidiyor.”
Efendi Hazretleri bu ma‘lûmât hakkında: “-Bunu kaydediniz. Mühimdir. Gelen zât, boş değildir. Bunları olduğu gibi sen kaydet. İleride neşredilir. İyi olur. Hayırlı olur.” diye buyurdular.
Not: Bu ma‘lûmât, Muhterem Ömer Kirazoğlu (Rh. Aleyh) Ağabey’in kendi el yazısı ile not defterinden alınmıştır. Metinden Hazretin ism-i şerîflerinin tam olarak “Muhammed Mahmûd Sâmî” olduğu öğreniliyor. Hazretin 6 Kasım 1937’de kendi el yazılarıyla, latince olarak, “Kadastro ve Tapu Tahrîrine Mahsûs Beyânnâme”de, sâdece “Sâmî” ismini ve imzâsını kullandıklarına ve nüfus cüzdanlarında da sâdece “Sâmî” ismini kullandığına göre, tam ism-i şerîflerinin kullanılmaması o devirdeki birtakım yasakları akla getirmektedir.
Bu “Beyânnâme”de, Hazretin doğdukları ev Seyhân vilâyeti, Adana kazâsı, Kayalıdağ mahallesi, Sabuncu Abdullâh sokağı olarak belirtilmiştir ki burada da isimler değiştirilmiştir. Hazretin doğdukları evin bulunduğu mahalle en son Tepebağ adını almıştır.
ŞEMÂİLLERİ VE ÇOCUK YAŞTA SÜNNETE İTTİBÂLARI
Çocuk yaşlarında muhterem anneleri kendilerini akrânlarıyla oynamak üzere dışarı gönderdiklerinde Hazret-i Sâmî (k.s.) Efendimiz ellerini dizlerinin üzerine koyup “tahiyyât” oturuşundaki gibi oturup, uzaklara gözlerini diker, devâmlı olarak düşünür, tefekkür ederler. Çünkü Allâh (c.c.)’ün Resûlü (s.a.v.) Efendimiz, Mi‘râc’da tahiyyâtta gibi oturmuşlardı. Bu sünneti ömürleri boyunca hep böyle sürdürdüler. Hiç bir zaman kendilerini bunun dışındaki bir şekilde otururken gören olmamıştır. “Neden arkadaşları ile oynamayıp oturduğu” sorulduğunda:
“-Biz oyun için yaratılmadık.” buyurmuşlardır.
İşte hadîs-i şerîfi telmîh; işte sünnete ittibâ‘.
SÜNNETİ İHYÂ ETMELERİ
Doğumlarından i‘tibâren bütün hayatları boyunca bu müjdenin şanlı izlerini taşıyan bu zâta “Âlî makâm sâhibi” ma‘nâsına gelen Sâmî ismi konur. Her hâlleri büyük, yüksek makâm sâhibi oluşlarının dışarıya tezâhürüdür.
Hakk idâresinin kaldırılıp, halk idâresinin müslümânlara da sevdirilmeğe çalışıldığı şu cehâlet asrında; ekseriyetin İslâm dışı davranışlarına; “Bugünkü şartlarda ancak bu kadar olur.” diyerek kılıf bulup, İslâm’ın bazı şartlarda tam olarak yaşanamayacağı iddiâsını hâlleri ile çürütmüştür. Asra yakın ömürlerinin, doğumundan i‘tibâren tamâmını, sünnete harfiyyen riâyet ederek geçirmişlerdir. İslâm, fitnenin zirveye çıktığı devirlerde bile sünnete tam olarak ittibâ edilerek yaşanabilir ve kıyâmete kadar da yaşanacaktır diye hayatı ile bunu isbât etmiş bir âlî kadîrdir Hazret-i Sâmî (k.s.).
Allâh (c.c.) dostlarının büyüklerinden bir zâtın ifâdesi ile “Asırların nâdir yetiştirdiği bir büyük velîdir” Hazret-i Sâmî (k.s.).
TAHSİLLERİ
İlk, orta ve lise tahsîlini Adana’da tamâmlayan Hz. Sâmî (k.s.) yüksek tahsîlini İstanbul’da yaparlar. Hukuk Fakültesi’ni birincilikle bitiren Hz. Sâmî (k.s.) bu arada bir müddet Gümüşhâneli Dergâhı’na devâm ederler.
ŞEYHÜ’L MEŞÂYÎH ESAD ERBİLİ HAZRETLERİNE
İNTİSAB ETMELERİ
Bu sırada Bâyezıd dersiâmlarından Rüşdü Efendi (Eski Beşiktaş müftüsü Merhûm Fuat Çamdibi Hocanın babası):
“Sâmî Evlâdım, gel seni Şeyhü’l-Meşâyih Es‘âd Erbilî Hazretlerine götüreyim.” der. Bu teklifi kabûl eden Efendi Hazretleri, Rüşdü Efendi ile berâber Kelâmî Dergâhı’na giderler. Bu ilk karşılaşmanın devâmını kendileri şöyle anlatıyorlar: “Üstâdımızın huzûruna varıp ellerini öptük. Rüşdü Efendi Hoca:
Üstâdım bu getirdiğim genç Gümüşhâneli Ahmed Ziyâeddin Efendi’nin evlâdlarından Adanalı Sâmî Efendi- deyince; birden Üstâdımız Es‘âd Efendi Hazretleri:
“Hayır! O bizim evlâdımız” buyurdular. Ve orada devâm ettiğim evrâdın ne olduğunu sordular. Günde beşbin zikrullâh, bir cüz Kur’ân-ı kerîm tilâveti, Delâil-i Hayrât diye cevâb verdim.
“Evlâdım hastalık nerede ise tedâviye oradan başlamak lâzım, bu yüzden şimdilik bunları terk edip kalbî zikre başlayacaksın buyurdular ve Fakîre inâbe verdiler.” Akarsu deryâya kavuşmuş; su mecrâını bulmuştu.
BİR KAÇ AYDA TECELLİ
Cenâb-ı Hakk’ın lûtfu inâyeti ile Hz. Sâmî Efendimiz bir kaç ayda seyr u sülûkunu ikmâl buyurdular. Daha önce iki yıl devâm edilen dergâhta olmayan tecellî burada bir kaç ayda olmuştu. El-hamdü li’llâh.
ES’AD ERBİLÎ HAZRETLERİ İLE DERÛNÎ MUHABBETLERİ
Kelâmî Dergâhı’ndaki hizmet günlerine âid Adapazarlı Pehlivân Efendi şu hâtırayı anlatır: “Adapazarı’ndan on arkadaşımla berâber Es‘ad Efendi Hazretlerinin ziyâretlerine gittik. Sohbet esnâsında tekkeye dâhil olmuştuk. İçerisi kalabalık olduğundan dışarıda oturuyor, Es‘ad Efendi Hazretlerinin kendilerini göremiyor, sâdece seslerini işitiyorduk. İlk def‘a sohbetlerine gelmenin heyecânı içindeydik. Sohbet sırasında ihvân arasında genç bir zât dolaşıp hizmet ediyordu. “Bu Genç orada dolaşmasa o zamân dikkatimiz dağılmaz, daha çok istifâde ederdik.” diye içimden geçirdim. Sohbet biter bitmez Es‘ad Efendi Hazretleri: “-Adapazarlı Pehlivân Efendi ve on arkadaşı buraya gelsin!” dediler. Hâlbuki bizi hiç tanımıyorlar ve geldiğimizi de görmemişlerdi.
“-Sâmî evlâdımız hakkında sû-i zan ettiniz, helâllık alın.” buyurdular. Affımızı taleb edip böylece bu iki Zâtı ve aralarındaki derûnî muhabbet ve bağı öğrenmiş olduk. El-hamdü li’llâh.
Üstâdına olan bu muhabbet ve bağlılığını dâimâ arttırarak devâm ettiren Hazreti Sâmî Efendimiz bütün gün ve gecelerini hizmet yolunda geçirdiler.
DERGÂHTAKİ GÜNLERİ
Sâmi Efendimiz dergâhın temizliğinden, ihvânın her türlü ihtiyaçlarına varıncaya kadar bütün hizmetlerini seve seve yaparlardı.
HÜSEYİN EFENDİ HAZRETLERİNE HİZMETLERİ
Hazreti Es‘âd Erbilî Efendimizin: “Mâ‘nen bizimle aynı mertebededir, lâkin bu vazîfe bize verildi” diye ta‘rîf ettikleri Hüseyin Efendi Hazretleri yatalak olunca: “Bu Zâtın hizmeti için kim tâlib olur?” diye Pîr Efendimiz ihvâna sorarlar. Hemen Sâmî Efendimiz o Zâtın hizmetlerine koşarlar. Def‘i hâcetleri dâhil her hizmetlerini uzun müddet seve seve görürler. Nihâyet bu hizmetleri sonunda Hüseyin Efendi Hazretleri:
“Evlâdım, Cenâb-ı Hakk’a niyâz ediyorum; Allâhü ‘azîmüşşân bize ihsân ettiklerini fazlası ile sana ihsân etsin!” diye duâ buyururlar.
MÜRŞİDİN GÖREVİ
Kısa sürede icâzet ve mutlak hilâfet alan Efendimiz Hazretleri mürşid-i kâmilin görevine âid şu kıssaları naklediyorlar: “Gençliğimde dergâha devâm ediyordum. Orada vazîfesi müntesiblerin ayakkabılarının tozunu almak olan bir dervîş vardı. Bir gün onun elindeki bezi aldım, pertavsızın altına tutarak bir müddet güneşin altında tuttum. Güneşin harâretinin pertavsız vasıtasıyla bezin üzerine teksîf edilmesi ile bez tutuştu ve yanmağa başladı. Dervîş hayretler içinde kaldı. İşte mürşid-i kâmil, iki cihânın Serveri ve Rahmet Güneşi Nebî salla’llâhu ‘aleyhi ve sellem Efendimizden aldığı nûru müntesiblerden müsâid kimselerin kalblerine teksîf edip, o nûr-ı Muhammedî (s.a.v.) ile kalbleri diriltip kemâle erdiren kişidir, bi-izni’llâh. Mürşid-i kâmil çobana benzer; çoban dağda koyunları otlatırken bacağı kırılanı orada bırakır mı? Sırtına atıp ağıla kadar getirir. Mürşid-i kâmil de hiç bir evlâdını bırakmaz ve terk etmez bi-izni’llâh.
Mürşid-i kâmilini bulan ve Zât-ı ‘Âlîlerinin onun ifâdesi ile “Eyyâm-ı şebâbını şerîat-ı mutahhare ve tarîkat-ı ‘âliyye hizmetinde geçiren” Hazreti Sâmî Efendimiz ma‘nevî mertebeleri hızla aşıyorlardı. Bu yolda kendi ifâdeleri ile ihlâs ve tam teslîmiyet şarttı. Ölünün yıkayıcısına teslîmiyeti gibi mürîd de mürşîdine teslîm olmalıydı ki bi-izni’llâh neticeye ulaşsın.
ALLÂME TAFTADÂNÎ
Kendileri anlatıyorlar: “Allâme Taftadânî hazretlerinin talebelerinden biri bir şeyhe intisâb etmiş. Bu talebeden hocasının huzûrunda hikmetli kelâmlar sâdır olmuş. Hocası:
“-Evlâdım, bunları ben sana öğretmedim; sen bunları nereden öğrendin?” diye soruyor. Talebe:
“-Efendim ben bir şeyhe intisâb ettim; zikir çekiyorum, doğuş oluyor ve böylece hikmetli konuşuyorum.” diyor. Bunun üzerine ‘Allâme Taftadânî hazretleri:
“Oğlum beni de şeyhine götür” diyor.
Kendileri de aynı şeyhe intisâb ediyorlar. Fakat ya teslîmiyyet yok veya nasîbi yok aynı tecelliyâtlar kendilerinde zuhûr etmiyor, aynı istifâde olmuyor. Sâmî Efendimiz Hazretlerinin bu anlattığı kıssadan çıkan hükme göre nasîbi olan müsta‘îd kişiler mürşîd-i kâmili bulup ona tam olarak teslîm olurlarsa bi-izni’llâh neticeye ulaşır, ma‘nevî mertebelerde hızla ilerleyerek kemâle ererler. Bunların hepsi kendilerinde bi-izni’llâh mevcûd olan Hazreti Sâmî (k.s.) kısa zamânda icâzet alırlar irşâdla görevlendirilirler.
ADANA’DA İRŞAD VAZÎFELERİ
Kendileri 33 yaşında irşâd ile görevlendirilmiştir. İrşâd ile görevlendirildikten sonra Adana’da aşağı yukarı 20 sene, 52 yaşına kadar, ikamet ederek irşâd vazifesini Adana’da ifa etmişlerdi.
O zamanlar; İstanbul müftüsünün Süleymaniye Camisine imam olarak gece bekçisi tayin etmek zorunda kaldığı zamanlardı. Camilerde vazife yapacak yetişmiş adamlar yoktu, va'z ve nasihatler yapılamıyordu.
İşte böyle bir zamanda üniversite mezunu da olan Hazreti Sami (k.s.) Efendimiz Adana’da Yağ Camii’nde Ümmeti Muhammed’e va’z ve nasihat etmeye başlamıştı. Tabi bu şartlar altında kimsenin söyleyeceği bir şey yoktu.
Şehir otobüsüne bindiğinde, hukuktan mezun arkadaşları ile karşılaştığında, arkadaşları çeşitli hakaretler ederek, terbiyesizlik yapar, “Bu sakal ne? Niye kravatın yok? Niye gericilik propagandası yapıyorsun?’’ derlerdi. Yani Hazret-i Sami (k.s.) Efendimizin hayatı böyle çilelerle geçmişti. Bunlara rağmen İslâm tebliğini hayatının her safhasında yılmadan usanmadan yapmışlardır. Elhamdülillah.
MAHMÛD İSMİ VERİLMESİ
1950’li yılların başlarında İstanbul’a intikâllerinden sonra kendilerine Fahr-i Kâinat salla’llâhü aleyhi ve-sellem Efendimiz tarafından “MAHMÛD” ismi verilmiş ve kendileri icâzetli halîfeleri Adanalı Hacı Hasan Efendiye:
“Fakire bundan sonra Mahmûd Sâmî denilmesini ihvâna bildiriniz; bize böyle emrolundu.” diye emir gereği büyük tebşîrâtı bildirirler.
HAZRETİ MAHMÛD SÂMÎ (K.S.) EFENDİMİZİN EVLÂDI OLMAK
“Ben Sâmî’nin evlâdıyım diyeni inşâallah öbür tarafta bırakmam” diyor Hz. Sâmî (k.s.). Mürşîd-i Kâmil çobana benzer. Çoban sürüsünü otlatırken ayağı kırılan koyunu merada bırakır mı? Elbette bırakmaz, onu sırtına atar ağıla kadar götürür. İşte Mürşîd-i Kâmil de onun gibidir. (Allah’a hamdü senâlar olsun ki, Allah Hz. Sâmî’ye bizleri evlâd etti.)
“Geceleri bazen fakiri çağırırlardı. Özel sohbet ederlerdi. Bir gece gittiğimde yine ağlayarak duâ ediyor “Ben Sâmî’nin evlâdıyım diyeni vallahi bırakmam, billahi bırakmam.” diyordu. Onun evlâdı olmaya çalışmalıyız.
AKLI KURBAN ETMEK
Bu sünnete uygun hayat günümüz insanlarının ancak örneklerini kitâblarda görebildiği bir şekilde tam 96 yıl devâm etmiştir. Doğumlarından dâr-ı bekâya intikâllerine kadar gecesiyle gündüzüyle, harekâtı ve sekenâtı ile günün 24 saatinde sünnet-i seniyyeye; Hazret-i Abdullah ibn-i Ömer radıyallâhu anhümânın dediği gibi ve Pîr Efendimiz Hazretlerinin de mısralaştırdığı şekilde: “Muhammed Mustafa salla’llâhü aleyhi ve sellem Efendimiz Hazretlerinin eşiğinde aklı kurbân ederek” katıksız, tam teslîmiyetli bir sünnet tatbîkâtıdır bu mübârek hayat!
KERÂMETİ İFŞÂ EDENE VERDİKLERİ DERS
İşte kerâmeti maddî ve ma‘nevî olarak ikiye ayıran Muhyiddîn-i Arabî hazretlerinin: “Esâs kerâmet ma‘nevî kerâmettir; o da yirmi dört saatin tamâmını Resûl-i Ekrem salla’llâhü aleyhi ve sellem Efendimiz Hazretlerinin sünnetine uygun olarak geçirmektir. Bizce makbûl olan da budur.” dediği ma‘nevî kerâmetler manzûmesidir Hazret-i Sâmî (k.s.) Efendimizin asırlık ömürleri.
Muhyiddîn-i Arabî hazretleri: “Ehlullâh kendilerinden kerâmet zuhûr etmesini kadınların hayız ve nifas hâli gibi görürler.” buyuruyor. Bütün hayatlarında buna son derece dikkat eden Efendimiz (k.s.) Hazretleri bir sohbetlerinde (1970’li yılların ikinci yarısında Erenköy’de bir evde) Abdülkâdir-i Geylânî hazretlerinin kendisini yardıma çağıran Adana’nın Misis nâhiyesinin Abdoğlu köyünden bir Ermeni çocuğunun hayvanına, düşen çuvalları bi-iznillâh yüklemesine âid kıssayı anlatırken, son derece sâf ihvânlardan Merhûm Dr. Bahâ Bey, ayağa kalkarak:
“- Vallâhi bu Zât, asrın Abdülkâdir-i Geylânî’sidir, ne zaman sıkışıp yetiş yâ Hazret-i Sâmî desem bu Zât’ın himmetiyle bi-iznillâh her müşkülüm hallolur.” diye bağırınca, Sâmî (k.s.) Efendimiz Hazretleri mu‘tâdlarını bozarak yeni başlamış olan sohbeti “el-Fâtiha” diyerek bitirip, fakîre dönerek:
“- Arabayı hazırlayın” buyurdular ve sohbeti yarıda bırakıp, ev sâhibinin yapacağı ikrâmı da:
“- İkrâmınızı kabûl ettik, Allâh (c.c.) râzı olsun” diyerek yemeden oradan ayrıldılar.
İşte kendilerine karşı sırrı fahş edip kerâmetlerini açığa vurana verdikleri kendi üslûblarınca en ağır ders.
Bütün hayatları ma‘nevî kerâmet (yani istikâmet) olan Efendimiz Hazretleri, kendilerinden sâdır olan kerâmetleri böylece saklamamızı bize öğretmiş oluyorlardı. Böylece kerâmetin matlûb olmadığını, zuhûrunun o kişilere Allâh (c.c.)’ün rahmeti olduğunu anlatmış oluyorlardı. Buna da hamd ederek, hemen takılmadan istikâmet üzere Hakk yola devâmı öğretiyorlardı.
KALBİN HÂLLERİ
Böylece inkılâb kâbiliyetini hâiz olan kalbimiz hakîkî ve tek matlûb olan Allâh (c.c.) ile olacaktı. Ağyârdan ictinâb gerekliydi. İşte kalbin hâllerini anlatırlarken verdikleri bir misâl: “Bukâlemun denilen, Türkçe adı “bahtabakan” kertiş cinsinden kuyruğu ile dala sarılan bir hayvan vardır. Çocukluğumuzda, bu boz renkli hayvanı tutar, erkeklerin o zaman kullandığı kırmızı renkli, püsküllü, kalıba konan feslerini onun üzerine koyardık. Kısa bir süre sonra fesi kaldırdığımızda, bukalemunun kıpkırmızı olduğunu görürdük. Biraz açıkta kalınca eski boz rengine avdet ederdi. Yine kadınların başını örttüğü siyah renkli yağlığı (başörtüsünü) alır bukalemunun üzerine örterdik. Bir müddet beklettikten sonra başörtüsünü açtığımızda hayvanın renginin siyahlaştığını müşâhade ederdik. Biraz sonra asıl rengine avdet ederdi. İşte bir hayvanda bu derece bulunduğu yere intibâk kâbiliyyeti olursa; ya kalbimizi nasıl muhâfaza etmemiz gerekir; teemmül edelim” buyururlardı.
Hadîs-i şerîfte buyuruldu ki: “Cenâb-ı Hakk, sizin kalıbınıza değil; kalblerinize nazar atfeder. Kalb nazargâh-ı İlâhîdir; ona göre dikkat etmeliyiz.”
Yine buyuruyorlar: “Gençliğimde dergâhta hâl ehli, ehl-i keşiften Âdil Beğ bana: “-Sâmî evlâdım, münâsebette bulunduğun kişilere çok dikkat et, sakın kasvetli kimselerle karşı karşıya oturma. Bir def‘a Ayasofya câmiinde mevlid dinliyordum; bir de baktım letâiflerim durmuş. Karşımda diz dize oturduğum adamın kalbi hasta imiş (yani katı). Letâiflerimi üç günde zor çalıştırdım.” dedi. Câmide mevlid dinleyenin kalbinden bu in‘ikâs olursa ona göre dikkat edelim.”
Gönüller sultânı Hazret-i Sâmî (k.s.), kalbin Kur’ân-ı kerîmde beş sınıf olarak beyân edildiğini anlatırlardı. Ezcümle:
- Ölü kalb,
- Hastalıklı kalb,
- Gâfil kalb,
- Zâkir kalb,
- Ma‘nen diri (hayy) kalb.
Kalbimizi her türlü hastalık ve tehlikelerden koruyacak birinci şartın zikrullâha devâm olduğunu her def‘asında tekrâr tekrâr beyân buyururlardı. Bunun da, az yiyip oruç tutarak ve şartlarına riâyetle yapılırsa netice hâsıl olacağını bildirirlerdi. Çünkü kul, hadîs-i şerîfte beyân buyurulduğu üzere:
“Kişi kalben zikre muvaffak olursa şeytân me’yûs olarak geri çekilir; zikirden gâfil olursa kalbe yeniden girer.”
“Allâh azîmüşşânı kalben zikreden ile zikretmeyenin farkı cesed dirisi ile ölüsünün farkı gibidir.” buyururlardı. Bu yüzden insanlar, kendilerini Allâh (c.c.)’ü ve O’nun zikrini hatırlatanlarla beraber olmağa çağrılıyordu.
SÂDIKLARLA BERABER OLMAK
Tevbe sûresinde Cenâb-ı Hakk: “Ey îmân edenler, Allâh’tan korkun da sâlih ve sâdıklarla beraber olun.” diye emrediyor. Sâlihlerden bu dünyâda istifâde olacağı gibi kabirde ve mahşerde de istifâde olunacağını tefsîr ve hadîslerden misâllerle anlatırdı, Hazret-i Sâmî (k.s.).
SÂLİH VE SÂDIKLARDAN DÜNYÂDAKİ İSTİFÂDE
Bu husûsta kendilerine âid şu menkîbeyi anlatırlardı: “Çocukluğumda kız kardeşim yürüyemiyordu. Yakınlarımız Pozantı’ya yakın bir köyde Kaplanca Dede adlı bir zât var; kızı ona götürün; inşâallâh onun vesîlesi ile Allâh (c.c.) şifâ verir dediler. Ben, annem ve kız kardeşim o zâtın türbesine gittik. Geceyi orada geçirdik. Gece bir ara kız kardeşim bağırarak uyandı. Annem:
“- Kızım ne var, ne oldu, niye bağırdın?” dedi. Kız kardeşim:
“- Anne şu kabirdeki dede kalktı, geldi benim kalçamın üzerine oturdu” dedi. Bu hâlden sonra yürüyemeyen kız kardeşim Allâh (c.c.)’ün izni ile ayağa kalktı yürüdü. Ömrü boyunca da bir daha ayağı ağrımadı.”
İşte sâlihlerden bi-iznillâh “kabirdeki istifâde”.
SÂLİH VE SÂDIKLARDAN MAHŞERDEKİ İSTİFÂDE
Sâlih dostların birbirlerine olan yardımlarının Kıyâmet günü de devâm edeceğinin tefsîrde beyân edildiğini sohbetlerinde sık sık anlatırlardı:
Kıyâmet günü hesâba çekilen bir kulun seyyiâtı hasenâtına denk geliyor. Mes’elâ, 1000 seyyiesi varsa 1000 de hasenesi var. Cenâb-ı Hakk azze ve celle hazretleri o kuluna anne babana git bir hasene iste, verirlerse bana getir seni cennete dâhil edeyim diye buyuruyor. O kul Mahşer gününün o sıkıntılı anında Allâh’ın lûtfu ile anne ve babasını bulup durumunu onlara anlatıyor. Onlar da evlâdım bugünkü günde biz kendimizi kurtaramadık ki sana bir faydamız olsun; sana bir şey veremeyiz diyorlar. O eli boş olarak, mahzûn bir hâlde Hakk’ın huzûruna varıyor. Annem babam bana bir şey vermediler yâ Rabbi diye durumu arz ediyor. Bunun üzerine Hakk Te‘âlâ ve tekaddes hazretleri o kuluna:
“-Senin dünyâ hayatında benim rızâm için sevdiğin bir dostun yok mu idi?” diye soruyor. Cenâb-ı Hakk kulunun o anda hâtırına getiriyor ve evet yâ Rabbi, filân kulun ile biz dünyâ hayatında senin rızân için sevişirdik diyor. Allâh (c.c.)’un lûtfu ile o dostunu bulup durumunu ona anlatıyor. Kardeşi cevâben diyor ki:
“-Ey kardeşim ne kadar hasene istersen alabilirsin. Ben kendimi kurtaramadım, bâri sen kendini kurtar” diyor. Hesâb veren kul, Cenâb-ı Hakk’ın huzûruna sevinçle geliyor ve durumu arz ediyor. Bunun üzerine Sübhân olan Rabbimiz:
“-Yâ öyle mi; o böyle bir ızdırâblı gününde kardeşine acıyarak hasene veriyor; bense Cevvâdü Kerîmim, Erhâmü’r-Rahimînim, her ikinizi de affettim” buyuruyor.
Ne büyük tebşîrât-ı ilâhî. El-hamdü li’llâhi rabbî’l-‘âlemîn. Allâh (c.c.) cümlemize rızâsı için sevişmeyi nasîb etsin (Âmîn).
Dünyâ hayatını Nebî-yi Ekrem (s.a.v.) Efendimizin buyurdukları gibi: “Benimle dünyânın misâli ağaç altında bir mikdâr dinlendikten sonra yoluna devâm eden yolcunun hâline benzer” diye ana rahmi ile kabir arasında bir sefer olarak görürdü; Hz. Sâmî Efendimiz. Ve bunu uzun bir ömürde her an tatbîk ettiler.
SURİYE'Lİ ŞEYH KETTÂNÎ'NİN SÖZLERİ
1950’li yılların başında (1954 olabilir) Efendi hazretleri Suriye’ye gitmişlerdi. Orada meşâyıhtan epeyce bir zât var. Şeyh Kettânî, o zevâtın hepsini bir yerde toplamıştı. (Suriye’nin, Mısır’ın, Türkiye’nin şeyhleri de orada mevcuttu.) Kendi aralarında diyorlar ki, “Bir murakabe yapalım, Sâhibü’z-zamân kimdir? öğrenelim.” Şeyh Kettânî murâkabe anında gayr-i ihtiyârî “Vallâhi Sâhibü’z-zamân Şeyhu’l ekrattır (Türk Şeyhi)” diye bağırarak Sâhibü’z-zamân’ın Hz. Sâmî (k.s.) olduğunu beyan etmişler. (Allah’a hamd ü senalar olsun ki bizi öyle bir Zât’a evlâd olmayı nasip ve müyesser eylemiştir.)
MISIRLI ÂLİMİN SÖZLERİ
Mısırlı bir âlim Türkiye’de İslâmî bir gençlik hareketi başlattığımızı duyunca, Medine-i Münevvere’de fakiri bularak görüşmek istemişler. Bu görüşmede “Kime mensûbsunuz, mürşidiniz kim?” diye sordular. “Sâmî Efendi” diye cevap verince daha önce ismini duymadığını söyleyip “Sâmî Efendinin hallerinden biraz bahseder misiniz?” diye sordu. Ben de Efendi Hazretleri ile ilgili şu kıssayı anlattım: Resûl-i Ekrem (s.a.v.) Efendimiz:
“- Seferden döndüğünüzde hanımlarınızın yanına haber vermeden girmeyiniz.” buyuruyorlar.
Hz. Sâmî (k.s.) hayatı bir sefer olarak gördüğü için her yerinden kalkmalarını bir sefer kabûl ediyorlardı. Abdest almak için lavaboya her gidişlerinde yol zevcelerinin odasından geçiyordu. Yarım asırdan fazla süren evlilik hayatlarında bıkmadan, usanmadan, seve seve her def‘asında zevcelerini haberdâr ederlerdi. O’nun “Efendi buyur!” diye sesini duyunca odaya girer ve diğer tarafa geçerlerdi. Bu hâl altmış küsûr yıl günde en az on def‘a devâm etti” deyince yabancı âlim ayağa kalkarak:
“- Vallâhi bu zât Sâhibü’z-zamân’dır. Onun dışında hiç bir velî sünnet-i seniyyeyi bu kadar derin ve ihâtalı anlayıp tatbîk edemez, ancak o yapabilir” dedi.
Tabî ki altının kıymetini sarraf bilir. Bu zat büyük bir âlim, ma’neviyat ehli bir kimse idi. Bu işleri de bildiği için bunu ancak Sâhibü’z-zamân yapabilir dedi. El-hamdü li’llâhi rabbi’l-‘âlemîn.
ŞERÎATE UYMAKTAKİ TİTİZLİKLERİ
Hz. Sâmî (k.s.) Efendimizin sünnete, şer’-i şerîfe uymaktaki titizlikteki hassasiyetini gösteren bir başka menkıbesi şöyledir:
Medine-i Münevvere’ye hicret edecekleri zaman, İstanbul’dan ayrılmadan amcasının kızı Sıddîka Ramazanoğlu (Allah gani gani rahmet eylesin) güle güle demek için, Bahçelievler’den Erenköy’e Efendi Hazretlerini görmeye gelmişti. Sıddîka Hanım teyze, kapı açık vaziyette kapının arkasında oturuyor. Efendi Hazretleri de yatağında… Oradan bu şekilde konuşarak vedâlaştılar. Yani Allah’ın emrine uymaktaki hassâsiyete bakınız. Kendisi sinn-i şeyhûhete gelmiş (Medine’de 5 sene yaşamıştı, Medine’ye geldiğinde 91 yaşında idi.) Kendileri 91 yaşında, Sıddîka hanım teyze 85 yaşında olmasına rağmen kapının arkasından görüşüyorlar. Bizler de Allah ve Resûlü (s.a.v.)’in emirlerine bu şekilde riâyet edersek “Ve’l âkıbetü li’l müttekîn - Âkıbet müttakîlerindir.” (Kasas s. 83) sırrına mazhar oluruz. Allah’ın dostumdur dediği mü’minlerden oluruz. Biz Allah’la beraber olalım da kim neyi isterse onunla olsun.
Cenâb-ı Hakk dostlarının yanından, yolundan, izinden ayırmasın. Burada beraber ettiği gibi öbür tarafta da beraber etsin inşâallah.
SOHBET ESNÂSINDA O HÂLLERİ
AYNEN YAŞIYORMUŞ GİBİ OLMALARI
Hayatının tek gâyesi Resûl-i Ekrem (s.a.v.) Efendimiz Hazretlerinin sünnetine uymak ve onu ihyâ etmek olan Hz. Sâmî Efendimiz; daha önceki kitâblarda: “Kılıcı boynunda asılı Peygamber” olarak ta‘rîf edilen (s.a.v.) Efendimize bu husûsta da ittibâ edip gazâya iştirâk ederek “Gâzî” olmuşlardı. Bu husûsu kendileri şöyle anlatıyorlardı: “-Birinci Cihân harbinde Osmânlı ordusunda levâzım subayı olarak vazîfe gördüm. Alayımız Edirne’de vazîfe görüyordu. Açlık ve kıtlık son derece şiddetli idi. Askerlerimizin uzun süre yiyecek bulamadıkları oluyordu. Bu yüzden askerler ellerinin yetiştiği yere kadar kavak ağaçlarının kabuklarını yolarak onları çiğniyorlar ve böylece açlıklarını bir nebze olsun gidermeğe çalışıyorlardı. Hz. Ebû Bekir es-Sıddîk (r.a.) Efendimizin: “Cihâdı terk eden millet zillete düçâr olur.” sözünü bütün talebelerine ezberleten Hz. Sâmî (k.s.) Cenâb-ı Hakk’ın: “Niçin yapamadığınızı söylüyorsunuz?” Kavl-i şerîfini de bize kendileri yaşayarak öğretiyorlardı. Yaşayarak, tatbîk ederek bize cihâdı öğretiyorlardı. Harbe iştirâk ederek Gâzî olmuşlar, ve ömürleri boyunca İslâm için kılıç sallama arzusu ile yaşamışlardı. Mübârek ömürleri doksanı bulduğunda dahî sohbetlerinde Uhud harbinde Amr ibn-i Sâbit (r.a.)’in müslümân oluşunu anlatırken; onun lâkabını: “Asram lâkabı ile mülakkab; keskin kılıç saldırıcı, diye ta‘rîf ederken oldukları yerde dizleri üzerine doğrularak ellerini havaya kaldırarak elindeki kılıcı ile derhâl düşman üzerine saldıracakmış gibi olan hâlleri ancak görülmekle anlaşılabilirdi. Yaşıyor; ondan sonra anlatıyorlar; anlatırken de o hâli aynen yaşıyorlardı. Hayatı cihâddı Hz. Sâmî Efendimizin. Ömür boyu cihâd. Ve bu cihâdı elinde silâhı gazâda da yaşamış ve Gâzî olmuşdu Hz. Sâmî (k.s.).
MEŞHUR MUHADDİS "VEHB BİN MÜNEBBİH"
Allâhü Azîmü’ş-Şân “Velîlerim kubbelerim altındadır. Onu benden gayrisi bilmez.” diyor. Bir gün bir yere bir muhaddis (Vehb bin Münebbih) gelmiş, orada sohbet ediyor. Genç bir çocuk da paltosunu kafasına çekmiş, yan tarafta oturuyor. Yaşlı bir amca da genci ikaz ederek:
“Evlâdım bu muhaddis meşhur Vehb bin Münebbih’tir, bir daha bulamazsın gel istifâde et.” diyor.
“Amca işine bak” diyor. Biraz sonra ihtiyar dayanamıyor. Tekrar:
“Evlâdım bu Vehb bin Münebbih’tir. Büyük muhaddistir bir daha yolu buraya düşmez, şuradan istifâde et.”
“Ya amca sen işine bak” diyor çocuk. Adamcağız dayanamıyor üçüncü defa genci ikaz edince genç:
“Ben Vehb bin Münebbih’in Rabbinden dinliyorum.” Yaşlı amca:
“Vehb bin Münebbih’in Rabbinden mi?” deyince genç:
“Evet! Rabbinden” diyor. Yaşlı amca:
“Oğlum bu çok büyük bir iddiâ buna delil gerek.” Deyince genç diyor ki:
“Vallahi bak amca senin Hızır (a.s.) olduğunu şurada herkese söylerim, senin yakanı paçanı koparırlar.” Hızır (a.s.):
“Yarabbi sen, velîlerin isimlerini vermiştin, bu çocuğun ismi yoktu” deyince Hakk Te’âlâ Hazretleri:
“O senin bildiklerin” buyuruyor.
Onun için Allah dostlarının kimler olduğunu yalnız Allah bilir. Hakîkî mü’minlik vasfını iktisâb edersek onu da elde etmiş oluruz. Uçmakla kaçmakla bir yere varılmaz. Kuş da uçuyor, balık da yüzüyor. Uçağa da binince 500 kişi havada gidiyor. Asıl iş hakîkî mü’min, müslüman olmak, Resûlullah (s.a.v.)’e ittibâ edip O'nun yolundan gitmektir. İşte sahâbenin hâli ortadadır. Hz. Sâmî (k.s.)’un hâli de ortada.
MUZAFFER OZAK’IN TÜRBEYİ ZİYÂRETİ
Falih Efendi Medine-i Münevvere’de devlet büyüklerinin Türbe-i Saadet’i ziyaretinde mihmandârlık yapan, Türbe-i Saadet’in kapısını açarak onları Türbe-i Saadet’in içine dâhil eden Suudi Arabistan devletinin resmi memuru idi.
Efendi Hazretleri’nin eski hac ziyaretlerinden birinde Falih Efendi, Efendi Hazretlerini ziyaret ederek “Efendi Hazretlerinin kendisi ile beraber birkaç ihvânı Türbe-i Saadet’in içine dâhil ederek ziyâret ettirebileceğini" söylemişti. Bu hâdiseyi Rahmetli babam anlatıyor:
ALLÂH DOSTLARININ ARKASINDA BİRKAÇ ADIM
Efendi Hazretleri ile beraber hac ziyâretinde Harem’in arka tarafında olan Teysir otelinde kalıyorduk (Şimdi o otel yıkıldı Harem-i Şerîf hududları içinde kaldı). Fâlih Efendi, Hazret-i Mahmûd Sâmî (k.s.) Efendimizi ziyârete götürmek için “Yatsıdan bir müddet sonra sizi otelden alırım” diyerek kendisini beklemelerini söyledi. Yatsıdan sonra Fâlih Efendi söylediği gibi Teysir oteline geldi. Lobide oturan Efendi Hazretleri’ni ziyâret için da’vet etti. Efendi Hazretleri ile beraber ziyârete gitmek için kalkıp hareket ettik. O sırada lobide ihvânıyla beraber bulunan Muzaffer Ozak, Efendi Hazretleri’nin kalktığını görünce ayağa kalkarak yanında bulunanlara “Bakın arkadaşlar şu gördüğünüz Zât, hakîkî bir Allâh dostudur. Gelin biz de onun arkasında teberrüken birkaç adım atalım” demiş. Arkadaşları ile beraber Hazret’in arkasından bu şekilde yürüdüler.
Efendi Hazretleri de Harem’e doğru yürürlerken “Mehmed Bey Muzaffer Efendi’nin de kendisini çağırın. O da bizime beraber ziyârette bulunsun” dediler. Ben de Muzaffer Efendi’ye gittim selâm verdim. “Üstâdımız sizi de çağırıyor siz de geleceksiniz” dedim ve bu şekilde Türbe-i Saadet’in içine Muzaffer Efendi de girdi.
Tabi Muzaffer Efendi o zaman da Hazret-i Mahmûd Sâmî (k.s.) Efendimizden daha medyatik biriydi. Çok kimse tarafından bilinir ve tanınırdı. Tâ Amerika’dan Avrupa’dan mürîdleri vardı.
Bir Allâh dostunun arkasından birkaç adım attığı için çok nâdir kimselere nasîb olacak büyük bir devlet Muzaffer Efendi’ye de böylece nasîb oldu.
MENFUR BİR HÂDİSE
1978 senesi Ramazan ayının bir Cuma’sı Suadiye Camii’nde Efendi Hazretleriyle birlikte Cuma namazını kıldık. Oradaki menfur hadiseye çok üzüldüler.
Askeri istihbaratta çalışan emekli bir astsubay terbiyesizlik etti. Efendi hazretleri namazdan sonra biraz oturur, çabuk çıkmazdı. Cuma’dan sonra okuyacak şeyleri vardı. Okuduktan sonra kalkarlardı. Hazret otururken emekli astsubay geldi tam önünde durdu. Hazreti işaret ederek, “Burada herkese şeyh diyorlar” dedi ve bir sürü saçma sapan şeyler söyledi ve (va’z kürsüsünün altında oturan Hüseyin Pilavcı’yı kastederek) “İşte bu Hüseyin Pilavcı’dır. Zamanın kutbudur. Hakîkî şeyhtir.” dedi. Bu arada millet de bana bakıyor. Tabi benim yapacağım bir şey yok. Hazret’ten bana bir işaret gelirse icabına bakılır ama bir şey demedi. Çıktık eve geldik.
Evde âile efradını toplayıp “Bundan sonra Suadiye Camiine hiçbir zaman gitmeyeceğiz. Bundan böyle bütün Cuma namazlarına beni sadece Ömer Öztürk götürecek. O hangi camiye gidileceğine kendisi karar verecek ve kimseye söylemeden dilediği camiye bizi götürecek ve buyurun inin deyince o camide namaz kılacağız.” buyurmuşlardır. “Duydunuz mu, anladınız mı” diye birkaç defa tekrar ettiler. Bunu tebliğ etmek üzere o sırada askerden izinli bulunan Mahmûd’u bahçeye gönderdiler. O sırada Fakir de bahçede Mahmûd Gezer ile oturuyordum. Torun Mahmûd bu emri, Mahmûd Gezer ağabeyin yanında Fakir’e tebliğ ettiler.
ABDURRAHMAN GÜRSES HOCAYI ZİYÂRETLERİ
Efendi Hazretleri ile beraber Amiral Bristol Hastanesi’ne (Amerikan Hastanesi’ne) gittik. Başhekim M. Es’ad Alpaytaç Bey bizleri karşıladılar. Es’ad Bey Müslüman bir kimse idi. Babası Tarsus Müftüsü Enis Bey’in Es’ad Erbilî Hazretleri’ne sonra da Sâmî (k.s.) Efendimize müntesib olması münâsebetiyle çok ilgi gösterdi, bizi odasına da’vet etti. Es’ad Bey Sâmî (k.s.) Efendimize: “Efendim, buraya kadar teşrif etmişsiniz. Eğer arzu buyurursanız, hoca efendinin yanına sizi götüreyim, ziyâret edin. Ama siz hassas insansınız. Hoca efendinin hâlini görürseniz üzülürsünüz. O vaziyette hoca efendiyi görmeyin. Her tarafına hortumlar takılmış; gıdasını bile hortumla veriyoruz’ dedi.
Hazreti Sâmî (k.s.): “İnşâallah Hakk Te’âlâ Hazretleri bir kolaylık ihsan eder. Müsâitse ziyâret edelim, bir selâm verelim” dedi.
Sâmî Efendimiz hoca efendinin odasına gittiler. Onun bu hâlini görünce çok müteessir oldular. Abdurrahman Gürses Hoca, Efendi hazretlerinin bu ziyâretinin sürûrundan ağladılar.
Hoca gençliğinde Pir Efendimizin (Es’ad Erbilî Hazretleri’nin) bir sohbetine gitmiş Ramazan günü. Pir Efendimize demişler ki: “Abdurrahman Hoca iyi bir hâfızdır, sesi de güzeldir. Müsâade buyurursanız bir aşr-ı şerîf okusunlar.” Hoca efendi de bir aşr-ı şerîf okumuş. Es’ad Erbilî Hazretleri de çok beğenmişler ve “Bu sene Ramazan’da terâvihi Abdurrahman Efendi kıldırsın” demişler ve o Ramazan terâvihi Abdurrahman Efendi kıldırmış. Bundan dolayı Abdurrahman Hoca Menemen hâdisesine dâhil edilmiş ve belli bir süre de hapis yatmıştır.
Bu ziyaret sırasında Sâmî (k.s.) Efendimiz, yaptığı her işte olduğu gibi, yine sünnete uyarak hoca efendinin sağlığına kavuşması için: “İnşâallah Cenâb-ı Hakk’ın lûtfü ile şifâ bulursunuz” dedikten sonra şu cümleyi ilâve etti: “İnşâallah Cenâb-ı Hakk lütfeder, yüzlerce talebe yetiştirirsiniz” dediler.
Abdurrahman Hoca o zamana kadar hiç talebe yetiştirmemişti. Kendisi Beyazıt Camii’nin imamıydı. Cuma namazında sıhhati müsâid ise, hutbeye kendisi kılıçla çıkardı. (İhtilâlden sonra hutbeyi kılıçla okumayı kaldırdılar.) Celâlli bir kimse idi. Bir gün hutbe okunurken birisi girdi ve namaz kılmaya başladı. Hoca Efendi hutbeden o kişiye: “Şimdi sünnet kılınmaz, selâm ver bakayım” diye bağırdı. Allahü Te’âlâ gani gani rahmet eylesin.
Hazreti Sâmî (k.s.)’un şu “İnşâallah yüzlerce talebe yetiştirirsiniz” duâsı bereketiyle yüzlerce talebe yetiştirdi.
HAZRETİN HAYÂTINI BÖYLE YAZACAKSAN HİÇ YAZMA DAHA İYİ!
Hazretin hayatıyla ilgili yazılan birçok kitap var. Bazıları doğru ise de birçoğu yakıştırma tarzında olmuştur. Hazretin hayatını yazan bir kitabda şu şekilde geçiyor:
Sâmî Efendimizi Kayseri Yahyalı’da Yeşilhisar İçmecesi denilen şifalı suların bulunduğu bir köyden, Yahyalı’ya Ekşi Ali nâmındaki bir adam götürüyor. Yolculuk esnâsında mezarlığın yakınından geçerlerken Ekşi Ali gönlünden “Böyle insanlar kabir hâline vakıf olurlarmış derler, acaba bu zât da bilir mi?” diye geçirmiş.
Sâmî Efendi yavaşça dönüp “Ali Efendi, onu küçük Veli bilir…” demiş.
Bu kitabı yazan karıştırmış “Velâyetin ilk basamağında olan Veli, ehli kuburun hâlini bilir” demek istemiş. Bunun ma’nâsı : “Biz büyük veliyiz çok daha iyi biliriz.” demektir. Sâmî Efendimizi yüzüne karşı “Efendim siz şöylesiniz, böyle büyüksünüz, büyük bir Allah dostusunuz” diye övdüklerinde; Efendi Hazretleri sağına soluna bakarlar bu sözleri kimin için söylediklerini anlamaya çalışırlardı. Bütün büyük velîler gibi toprak gibi mütevâzi bir zât idi Sâmî Efendimiz…
Hâşâ Efendi Hazretleri Allah muhâfaza etsin böyle bir lafı nasıl söyler?
O hayatı öyle yazacağına hiç yazma daha iyi.
İSİMLER ÖNEMLİ
Hazreti Sâmî Efendimizin evini Cihad Sarpkaya adında ihvandan biri kiralamak istediğinde Hazret “Allah Allah hem sarp hem de kaya imiş.” dedi. Ömer Kirazoğlu abiye “Yâhu Ömer abi bak Hazret beğenmedi” dedim. Ömer abi de “Yâ nereden çıkarıyorsunuz beğenmediğini.” dedi. Hazretin o sözüne rağmen O’na evi kiraya verdiler. Adam ihvan olduğu halde ne kirayı verdi ne de zam yaptı. En sonunda adamı evden zorla çıkarmak zorunda kaldık.
TREN KATARI
Yahyalılı Hacı Hasan Efendi naklediyor:
Efendi hazretleri Kayseri’de demiryolunun kenarındaki bir evde sohbette bulunuyorlar. Sohbette bulunan samimi ihvanlardan biri, içinden şöyle geçirmiş:
“Ya, Allah bize ne büyük bir devlet nasip etti. Böyle bir zatın evladı olduk, sohbetinde bulunuyoruz. Yüz yüze, karşı karşıya oturma şerefine nail oluyoruz. Ama boş bir adamım ben. Hiçbir şey yok bende, keşke bazı istifâdelerimiz olsa idi.”
Bu sırada Hz. Sâmî (k.s.) treni göstererek; “Bakın şu katara. Bütün vagonları çekiyor. Bir kısmı dolu, bir kısmı da boş.” Böylece o ihvana cevabını vermiş oluyor. Allah şefaatlerine nâil eylesin.
ANKARALI MUSTAFA AMCA
Ankaralı Mustafa Amca hâl ehli bir kimse idi. (Nûr içinde yatsın) Hazret’in Ankara görevlisiydi. Ankara’da ameliyat olmuş. Ameliyatta doktorlar Mustafa Amca’nın vücûdunun içerisinde bir şey unutmuşlardı. Daha sonra yapılan tetkiklerde bu ortaya çıkınca Mustafa Amca’yı tekrar ameliyat edip o unuttukları maddeyi çıkarmaya karar vermişler. Bunun için Mustafa Amca hastanede yatarken yerleri temizleyen temizlik görevlisi (Eskiden o kimselere faraş derlerdi) Mustafa Amca’nın yatağına gelerek üzerindeki yorganı kaldırmış. Ameliyat olan yere elini sokmuş içeride unutulan o maddeyi çıkarmış ve eliyle de o ameliyat olan yeri sıvazlamış. Sonra da yorganı örterek ortadan kaybolmuş.
Mustafa Amca’yı Efendi Hazretleri’ni ziyarete götürdüğümüzde bu hâdiseyi Efendi Hazretleri’ne anlattıktan sonra: “Efendim benim böyle işler yapacak bir ma’neviyatım yok. Bildim ki o gelen kişi sizin gönderdiğiniz Ricâlullah’tan bir kimsedir. Buna lâyık olacak bir durumum da yok. Ancak size olan bir kuru muhabbetim var” deyince Hazret-i Sâmî (k.s.) elini kaldırdı ve “Allâh, bu muhabbet üzere haşretsin Mustafa Efendi! Buna duâ edelim” dedi.
Allâh (c.c.), Hazret-i Sâmî (k.s.)’un buyurduğu bu muhabbet üzere haşretsin.
Derler ki Allah Azîmüşşân’a ulaşmak iki yolla mümkündür.
Birincisi Nefsini tezkiye, kalbini tasfiye etmek ki bu çileli zor meşakkatli bir yol.
İkincisi de Ehlullâh’tan birinin gönlüne girmek ile olur ki bu yol kişiyi doğrudan Allâhü Azîmüşşân’a vâsıl eder.
Allâh, gönlünden düşürmesin. Onun nûrlu yolundan ayırmasın.
DERS KONTROLU USÛLLERİ
Hazret-i Sâmî (k.s.) Efendimizin kendisine göre üslûbları vardı. Bu üslûbu bilenler, söyledikleri sözlerin derin ma'nalarını anlarlar ve idrak ederlerdi. Hz. Sâmî (k.s.), fakire isim vererek; bazı kişilerin derslerini görüşmek üzere çağırttılar. Onların derslerini kontrol ederken dışarıdan bakan biri hazretin sohbet ettiğini zannederdi. Dersini kontrol ettiği kimseye dönerek “İşte zikir hâli dil ile başlar, kalbe intikâl eder. İşte kalbin beş hâli vardır: Ölü kalb, hastalıklı kalb, gâfil kalb, zâkir kalb, ma’nen diri kalb” diyerek kalbin hâllerini anlatıyor.
Ondan sonra başka bir cihete yönelerek, baştan başlayarak: “Zikir dil ile başlar, oradan kalbe intikâl eder” diyor ve kalbin hâllerini anlatıyor. Ondan sonra “Zikir rûha intikal eder. Rûh âlem-i ervahdan gelmiştir. Kafeste kuş mesâbesindedir. Bizim esas mükerrem sıfatımız melek gibi yaratılmış olan rûhumuzdur. İkinci basamak kalbden sonra orasıdır” der. Sonra tekrar baştan başlayıp bunları saydıktan sonra o sırra geliyor.
Hazreti Sâmî (k.s.)’un ders görüşmelerindeki inceliği bilip anlayan kişiler çok değildi. Bazıları fakire gelip Sâmî Efendimizin söylediklerinin ma’nasını sorarlar, fakir de Hazret-i Sâmî Efendimizin onların bulunduğu cihete dönmüş iken söylediklerine göre ne anlaşılması gerektiğini îzâh ederdim.
RÂBITA
Râbıta kelimesi lügatte "İki şeyin birbirine bağlanması" demektir. Tasavvuf dilinde ise, mürşid ile mürîd arasındaki ilâhî feyzin akışını sağlayan ma’nevî bir bağdır. Bu bağa, Kur'ân-ı kerîm’de ve Hadîs-i şerîflerde bazen açık, bazen de zımnen işâret edilmiştir.
Râbıta, Cenâb-ı Hakk'ın tecellî ettiği ve bu sebeble nûr, feyz ve muhabbetle süslenmiş olan insan-ı kâmil'in gönlüne teveccüh etmek, bu sâyede Hakk'a vuslat yolunda vesîleye sarılmaktır. Gâye Hakk'a yaklaşmak, O'nun rızâsını kazanmak, O'nun ahlâkıyla ahlâklanmaktır.
Allâhü Te’âlâ: "Ey îmân edenler! Allâh'tan korkun ve sâdıklarla beraber olun." (Tevbe s. 119) buyuruyor. "Sâdıkîn"dan murâdın "Mürşidûn" olduğu Bahru’l-Hakâyık tefsîrinde beyan buyrulmuştur.
Allâhü Te’âlâ ehl-i imânı bu Âyet-i kerîme ile sorumlu kılmış, vâris-i enbiyâ olan bir Mürşid-i kâmil'in maiyyetinde bulunmalarını emreylemiş ve vâcib kılmıştır. Allâhü Te’âlâ'nın “Teklif-i mâ-lâ yutâ‛” olmayacağı, yani kuluna güç getiremeyeceği şeyi teklif etmeyeceğine göre; sâdıklarla beraber olmayı emredince, her zaman için sâdıkları bulundurmayı temin etmiş demektir.
Mürşidle beraberliğin bir kısmı cismâni olduğu gibi, bir kısmı da rûhânîdir ki, bunu râbıta ile îzâh edebiliriz. Râbıtanın azlık ve çokluğu, yani zayıflık ve kuvvetliliği muhabbetin azlık ve çokluğuna tâbi olacağından, muhabbet arttıkça râbıtanın kuvveti de artar.
Bir âyet-i kerimede şöyle buyruluyor: “Ey îmân edenler! Allâh'tan korkun ve O'na yaklaşmaya vesile arayın.” (Mâide: 35)
Dikkat edilirse bu Âyet-i kerime'de takvânın yanında kurtuluş için bir de vesîle şartı getirilmiştir. Bahsedilen vesîleyi ulemâ, Mürşid-i kâmil olarak tefsîr etmişlerdir.
Abdullâh ibn Mes'ud (r.a.)’den rivâyet edildiğine göre Resûlullâh (s.a.v.) Efendimiz bir Hadîs-i şeriflerinde şöyle buyurmuşlardır:
“İnsanlar içinde öyleleri vardır ki, Allâh'ı hatırlamanın anahtarıdır. Onlar görüldüklerinde Allâh zikrolunur." (Câmi’u’s-sağîr, 2466)
Kalbin gıdası durumunda olan feyz, muhabbet gibi kavramlar, Allâh'ın yaratığıdır, mahlûktur. Nasıl ki Cenab-ı Hakk'ın maddî ni’metlerinden olan ekmek, para ve mal gibi maddî yaratıkları sahiplerinden istemek, bunları elde etmek için çalışmak, âdetullâh gereği ise; aynen bunun gibi, feyz ve muhabbet cihetiyle şereflenen, zengin olan bir insan-ı kâmilden, şartlarına ve edep kurallarına uygun olarak himmet (yardım) istemek de yine âdetullâhın bir gereğidir. Maddî mahlukların tâbi olduğu kurallarla, ma’nevî mahlukların tâbi olduğu kurallar esas itibariyle aynıdır. Nasıl ki bir eve kapıdan giriliyorsa, herhangi bir konuda da istenilen neticeye varmak için âdetullâh denilen sebepler ve hikmetler silsilesine sarılmak şarttır. Aranan netice, onu doğuran sebep ve şartlara uymakla gerçekleşir.
Nitekim bu hususta Cenâb-ı Hakk, hidâyet ve rahmetini, enbiyâ ve evliyâ vasıtasıyla kullarına ulaştırmaktadır. Hidâyet ve rahmete ulaştıran başka bir kapının olmaması da yine âdetullâh gereğidir.
Kâmil insanın kalbi, nazargâh-ı ilâhîdir. Rabıta da o ilâhî nazaradır. İlâhî tecelli sonucu o insan-ı kâmilin kalbi, feyz ve muhabbetle dolar; râbıta ile insan, o kâmil insanın kalbinde tecelli eden feyz ve muhabbete tâlib olur. Bu taleb, insanı rızâ ve muhabbetullâha çeker. Bu ise vuslat yolunda Hakk'a yaklaşmanın, diğer bir deyişle Allâh'ın ahlâkıyla ahlâklanmanın ifadesidir.
O halde râbıta, âdetullâh gereği, hidâyet ve rahmete ulaşmanın yolu ve metodudur. Râbıtaya şirktir mantığı ile karşı çıkanlar, bilmeden feyz ve muhabbeti Cenab-ı Hakk'ın zâtına izâfe etmek sûretiyle kendileri şirke düşmektedirler.
Şeyh Es'ad Efendi (k.s.) Hazretleri buyurur ki: "Tarîkat-ı âliyye'de feyz alma ve ilerleme yalnız zikir ve evrâdın çokluğuna bağlı olmayıp, ihlâs-ı kalbiyye ve samîmî muhabbetin de büyük te’sîri bulunduğu erbabına ma’lum ve aşikârdır. Meşâyih-ı kirâm'dan bazısı: 'Şeyhin bir nazarı kırk çileden daha evlâdır.' sözüne ilâveten, feyze nâil olmak için Mürşid-i kâmil'in nûrlu nazarlarını da feyz ve terakkî vesîlesi kabul etmişlerdir." (30. Mektub)
Bilindiği gibi, râbıtadan maksâd feyz almaktır. Gerçek feyz kaynağı ise Cenâb-ı Hakk'tan başkası olmadığı şübhesizdir. Şu kadar var ki, Allâh'ın Habibi Muhammed Mustafa (s.a.v.) Efendimiz Hazretleri dahi Cenâb-ı Hakk'ın zât ve sıfatının tecellî mahalli ve mazharı bulunduğundan, Peygamberimiz (s.a.v.)’den feyz almak, Cenâb-ı Hakk'tan feyz almak demektir.
Allâhü Te’âlâ'ya âit olan ilâhî feyz Habîb-i Ekrem (s.a.v.)’in deryâsına gelir, oradan da zamanın mürşidinin deryâsına gelir.
Ezelî taksimâta dâhil olanların, nasiblerini alabilmeleri için, o deryâya doğru kalblerini açık bulundurmaları lâzımdır. Su mütemâdiyen akıyor, fakat sen testini çeşmeye tutmuyorsun. Testiyi çeşmeye tutmak demek, her şeyden kesilip râbıtada bulunmak, kalbi o deryâya bağlamak demektir.
Herşey sevgi ile kâimdir. Sevgi ve teslimiyet kişinin ma’nevî parasıdır. Bunlar ne kadar çok olursa, mürebbînin nazar ve teveccühünü o nisbette kazanır. O sevgi sâyesinde terbiye görür, o sevgi sayesinde terakkî eder.
Ma’nevî terakkînin muhabbet ile mümkün olduğu üzerinde bütün evliyâullâh ittifak etmişlerdir.
Meselâ telefonla görüşebilmek için, karşılıklı iki kişinin bulunması gerekmektedir. Binâenaleyh deryâdan kalbe ilâhî feyzi çekmek için de iki kişinin olması lâzımdır.
Kalbini Allâhü Te’âlâ'nın dostuna rabtetmek emr-i ilâhî olduğu halde, bu emr-i ilâhîyi inkâr edenlerin ellerinde ne gibi deliller var?
Kâbe-i Muazzama'ya secdeye kapanmayı şirk olarak kabul etmiyorsun da, râbıtadan murâd olunan: "Sâdıklarla beraber olunuz!" emr-i İlâhî’sini neden şirk kabul ediyorsun? Hâlbuki o da Allâhü Te’âlâ'nın emri, bu da Allâhü Te’âlâ'nın emri.
Kâbe-i muazzama'da Hacerü’l esved, Kâbe-i muazzama'da Altınoluk var. Fakat Allahü Te’âlâ ona öyle bir oluk ihsan buyuruyor ki, feyz deryâsından Resûlullâh Aleyhisselâm'ın deryâsına gelir. Kâinat da o deryâdan alır, o Altınoluk'tan alır. Yani ona yönelen Hakk'a yönelmiş olur. Ondan aldığı feyz, feyz-i ilâhî'dir. Allahü Te’âlâ'dan Resûl-i Ekrem (s.a.v.)’e, Resul-i Ekrem (s.a.v.)’den ona, ondan da ona alınmakla feyz-i ilâhî olur. O gördüğün insan-ı kâmil bir maskeden, bir resimden ibârettir.
Cenâb-ı Hakk'ı görmeyen, bilmeyen, ma’siyetten kaçınmayan, kendi nefsini ilâh edinen kimselere yapılan râbıta onun nefis putuna yapmış olur. O da şeytan ile merbûtiyetini kurar. Allahü Te’âlâ Âyet-i kerîmede buyurur ki: "Onlar hakîkaten kendilerinin bir şey üzerinde bulunduklarını sanırlar. İyi bilin ki onlar yalancıdırlar. Şeytan onları istilâ etmiş, onlara Allâh'ı anmayı bile unutturmuştur. Onlar şeytanın taraftârı olanlardır." (Mücâdele s. 18-19)
Hem gayri yolda bulunacak, şeytanın izini takip edecek, gayesi ve maksadı peşinde koşacak, cebini dolduracak, şöhret yolunda olacak; hem de tasavvuftan bahsedecek, bu mümkün değil! Bunlar ancak sun'î mutasavvıflardır. Gerçekten, hakîkatten mahrûmdurlar.
Âyet-i kerîmede şöyle buyruluyor: “Resûlüm! Gördün mü o nefis arzûsunu ilâh edineni? Artık ona sen mi vekil olacaksın? (Onu şirkten sen mi koruyacaksın?)” (Furkan s. 43) Bunlar, şeyh şeytanı tabir edilen kudda-i tarîk, yol kesici mukallid mürşidlerdir. Bunlar, şeytanın yapamayacağını, şeyhlik maskesi altında yaparlar. Ahkâma ters düşen haller zuhûr ediyorsa o mürşid mukalliddir, sahtedir. Onların Hakk ile işi yoktur. Şeytanın askerleridirler.
RÂBITA USÛLÜ
Hz. Sâmî (k.s.) Efendimizin usûlü sâde bir usûldü.
1- Nebî (s.a.v.) Efendimizin, Medine-i Münevvere’de ravzada mihrâbında, yüzünü cemaate dönük vaziyette tahiyyatta oturduğunu…
2- Ondan sonra Nebî (s.a.v.) Efendimizin sağında Hz. Ebû Bekir es-Sıddîk (r.a.), ondan sonra Selmân-ı Fârisî (r.a.), ondan sonra Hz. Kâsım bin Muhammed (r.a.), ondan sonra Hz. Ca'fer-i Sâdık (r.a.), ondan sonra Ârifler Sultânı Bâyezid-i Bistâmî (k.s.), ondan sonra Hz. Ebü'l-Hasan Harkânî (k.s.), ondan sonra Hz. Ebû Alî Farmedî (k.s.), ondan sonra Hz. Yûsuf Hemedânî (k.s.), ondan sonra Hz. Abdulhâlık Gocdüvânî (k.s.), ondan sonra Hz. Ârif-i Rivgirî (k.s.), ondan sonra Hz. Mahmûd Fağnevî (k.s.), ondan sonra Hz. Alî Râmitenî (k.s.), ondan sonra Hz. Muhammed Baba Semmasî (k.s.), ondan sonra Hz. Seyyid Emir Külâl (k.s.), ondan sonra Hz. Şah-ı Nakşibend Muhammed Bahâüddin (k.s.), ondan sonra Hz. Alâaddin Attâr (k.s.), ondan sonra Hz. Ya'kub-ı Çerhî (k.s.), ondan sonra Hz. Ubeydullâh Ahrâr (k.s.), ondan sonra Kadı Muhammed Zâhid (k.s.), ondan sonra Derviş Muhammed (k.s.), ondan sonra Hâcegî Muhammed Emkenegî (k.s.), ondan sonra Muhammed Bâkî-billâh (k.s.), ondan sonra Müceddid-i Elf-i Sânî İmam-ı Rabbânî (k.s.), ondan sonra Urvetü'l Vüskâ Muhammed Ma'sum Fârûkî (k.s.), ondan sonra Şeyh Seyfüddîn-i Fârûkî (k.s.), ondan sonra Seyyid Nûr Muhammed Bedâyûnî (k.s.), ondan sonra Hz. Mazhar-ı Cân-ı Cânân Şemsüddîn (k.s.), ondan sonra Hz. Abdullâh Pîr Dehlevî (k.s.), ondan sonra Şemsü'ş Şümûs Hz. Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî (k.s.), ondan sonra Tâhâ'l-Hakkârî (k.s.), ondan sonra Tâhâ'l-Harîrî (k.s.), ondan sonra Şeyhu'l Meşâyîh Muhammed Es'ad Erbilî (k.s.), ondan sonra Hz. Mahmûd Sâmî Ramazanoğlu (k.s.)’un oturarak yarım daire oluşturduğu ve bu yarım dairenin en sonunda 33. olarak Hz. Sâmî (k.s.) Efendimiz ve 34. olarak Hz. Sâmî (k.s.)’un yanında Efendimiz (s.a.v.)’in tam karşısında tahiyyat oturuşunda kendinin oturduğunu düşünerek...
3- Allâhü Azîmüşşan’ın Nebî (s.a.v.)’e ihsân ettiği feyzü füyûzâtı evvelâ Hz. Ebû Bekir es-Sıddîk (r.a.)’e aktarıp oradan da silsile yoluyla şeyhinin kalbine gelerek senin kalbine intikâlini tefekkür ediyorsun.
Yani Allâh (c.c.)’un Nebî (s.a.v.)’in kalbine ihsân ettiği feyzü füyûzâtın bu silsile yolu ile gelerek kalbine intikâlini düşünerek istifâde etmeye çalışıyorsun. İşte râbıta bu!
Burada rabıtayı kime etmiş oluyorsun?
Rabıtayı Resûlullâh (s.a.v.)’e etmiş oluyorsun. Resûlullâh (s.a.v.) olmazsa zaten ortada hiçbir şey yok ki…
İşin başı kim?
Mihrabda oturan İmâm Nebiy-yi Ekrem (s.a.v.) Efendimiz... Bizim dava bu!
Talebeleri Ebû Turâb, Asker bin Hüseyin en-Nahşebî hazretlerine diyorlar ki:
“Ah Efendim! Siz olmasaydınız biz ne yapardık?” Hazret de diyor ki:
“Evlâdım öyle demeyin. Resûlullâh (s.a.v.) olmazsa biz ne olurduk deyin.” diyor. İşte esas mes’ele, lâfın doğrusu…
Her işin başında Nebiy-yi Ekrem (s.a.v.) olduğu gibi râbıta konusunda da işin başında Nebiy-yi Ekrem (s.a.v.)’in var olduğunu anlamaya ve anlatmaya çalışmalıyız. Bunun dışında yapılan ta’riflere iltifât etmemeliyiz.
HER ŞEYİN BAŞI ALLAH KORKUSU
Her şeyin başı Allah korkusudur. Allah’tan korkan başka hiçbir şeyden korkmaz. Allah’tan korkmayan da herkesten korkar.
Muhyiddîn Arabî hazretlerinin şeyhi Ebû Medyeni Mağribî hazretleri bir topluluğu görüyor. Topluluğun yanına gidiyor bakıyor ki aslan adamın birinin merkebini yiyor, yarıya kadar da yemiş. Merkebin sahibi de hayvanını kaybettiği için dövünüyor.
Hayvanın sahibine soruyor Ebû Medyeni Mağribî hazretleri:
“Ne var ne oldu, neden dövünüyorsun?” dediler. Adam cevâben:
“Efendim, hâlimi görüyorsunuz. Şu aslan hayvanımı yedi” diyor.
Ebû Medyeni Mağribî hazretleri aslanı yanına çağırıyor. Hazret çağırınca aslan kuzu kuzu yanına geliyor. Aslanın kulağından tutuyor, adamın yanına getirip veriyor ve diyor ki:
“Tut şunu kulağından al götür, senin hizmetini yapsın.”
Adam, aslanı kulağından tutup alıp götürüyor. Bir müddet sonra adam Ebû Medyeni Mağribî hazretlerinin yanına gelerek:
“Efendim vallahi bu aslan aynen bir merkebin yaptığı hizmeti yapıyor, arkamda bir köpek gibi dolaşıyor. Ama ben korkuyorum. Bunu âzâd edin gitsin, istemiyorum. Ben kendime yeni bir hayvan buldum.”
Bunun üzerine hazret kulağına eğilip aslana diyor ki:
“Bir daha insanlara, meskûn araziye gelme, insanların hudutlarına dâhil olma. İşte böyle cezalandırırız. Hadi yürü git!”
Aslan da dağlara doğru yürüyüp gidiyor. Allah’tan korkar isen bütün mahlûkat da senden korkar.
“Bir gün Hz. Sâmî Efendimizin huzurunda iken “Görüyor musun bak aslan yaltaklanıyor (yağcılık yapıyor), yüzünü gözünü sürüyor, hizmet arz ediyor, bir hizmetimiz var mı diyor.” Ben de: Tamam efendim ama ben bir şey görmüyorum deyince Hz. Sâmî (k.s.) yine “Görmüyor musun bak gelmiş şuraya hizmet arz ediyor” diyor.
Muhammedî Meşrebli Velî, veliler içerisinde asırlarda nâdir gelir. Böyle bir Sahibü’z Zaman Velî’nin hayvanat ve cinnîler hepsi onun emri altındadır.
MEDÎNE-İ MÜNEVVERE’YE HİCRETLERİ
Resûlullâh (s.a.v.)’in emri gereği bütün Müslümanlar Cennetül Bâkî’de defnolunmayı arzu etmelidirler. Çünkü Resûlullâh (s.a.v.)’e Şam, Irak ve Yemen tarafından üç ayrı kavim ayrı ayrı zamanlarda gelerek huzur-u Risâletpenâhî’de oturdular. Resûlullâh (s.a.v.) onlara İslâm’ı telkîn etti ve o kavimler de Müslüman oldular. O zamana kadar inen emirleri Allah Resûlü (s.a.v.)’den telakkî ettiler. Ve her bir kavim de “Beldemize gidelim İslam’ı orada anlatalım” diyerek müsâade istediler.
Nebiyyi Ekrem (s.a.v.) her bir cemaat kalkıp gittiğinde “Ve’l medînetü hayrun lehum lev kânû ya’lemûn, Eğer bilselerdi Medine kendileri için daha hayırlı idi” diye buyurmuşlardır.
Yani buradan anlayacağımız şu: Menide-i Münevvere’yi bu üç beldenin, Şam-Irak-Yemen, tam ortasına koyarsak. Cihet, yön itibariyle Resûlullâh (s.a.v.) Efendimiz bu mübârek sözlerinin dünyanın her tarafını kapsadığını görürüz. Bu sözün ma’nâsı “Medine, dünyanın her yerinden daha hayırlıdır” demektir.
Ve yine Efendimiz (s.a.v.) Medine için “Kimin elinden Medine’de ölmek gelirse onu işlesin. Şehitmiş gibi ölür. Mahşer sabahı da kendisine şefaat ederim” buyurmuşlardır.
Ulemâ, Cennetü’l Bâkî’de bulunanların Nebî (s.a.v.)’in hassa ordusu gibi olduğunu tarif ediyor. Ehl-i Bâkiyye, yarın mahşer sabahı Nebiyyi Ekrem (s.a.v.)’in önünde, arkasında, sağında solunda Sahâbe-i Kirâm hazerâtıyla beraber yürüyeceklerdir.
Cenâb-ı Allâh hepimize nasib ve müyesser eylesin (Âmin).
Hazret-i Mahmûd Sâmî (k.s.) Efendimizin hakkındaki büyük tebşîrâtlar tâ doğumundan önce başlamış ismi dahî ma’nevî büyük bir tebşîratla konulmuş, çocukluk yıllarında annesi Onu arkadaşlarıyla beraber oyun oynaması için arkadaşlarının yanına gönderdiğinde o tahiyyat oturuşunda oturup uzaklara bakarak tefekküre dalmış ve kendisine sorulduğunda Nebî (s.a.v.)’in sözü olan “Biz oyun için yaratılmadık” cevâbını vermişlerdi. Hulâsâ bir asra yaklaşan o koca ömür tamâmı bu şekilde büyük bir hassasiyetle Sünnet-i Seniyye’ye, Şerîat-ı Ğarrâ-i Muhammediyye’ye tamâmen muvâfık yaşadıkları düşünülürse Medine-i Münevvere’ye hicret etmek gibi mühim bir emr-i Risâletpenâhî’yi çok önceden programladığını söyleyebiliriz.
Ama Medine-i Münevvere’ye hicret etme arzusu Hazret-i Mahmûd Sâmî (k.s.) Efendimiz’de ne zamandan beri var olduğunu bu isteğini açığa vurmadığı için bilemiyoruz. Bizim bu konudaki ma’lumatımız ilk defa Rahmetli babamın 1956 yılı ile ilgili anlattığı şu hâdise ile olmuştur: Babam, Atasayar Amca (Medine’de irtihal etti, babamın ortağı idi), Alemdar Amca (ki Alemdar amca da Atasayar amca ile eskiden ortaktılar. Efendi Hazretleri de onların Tahtakale’deki dükkanlarında muhasebelerine bakardı. Sonra Atasayar amca ortaklıktan ayrıldı. Hazret-i Mahmûd Sâmî (k.s.) Efendimiz de Alemdar Amca ile devam etti.), Ömer Kirazoğlu, Ahmed Silahdar (beş kişi) Ebû Eyyûb el-Ensâri (r.a.) türbesinin hemen üst tarafından mezar yeri almak için belediyeye mezarlıklar müdürlüğüne başvurmuşlar.
O zamanlarda ihvan ile Efendi Hazretleri arasında irtibatı kuran Rahmetli babam idi.
Babam’a diyorlar ki “Üstâdımıza bir sorar mısın ona da yer alalım mı, ister mi” diye babam da Üstâdımıza giderek “Efendimiz şu arkadaşlar beraber Eyüp’ten mezar yeri satın alıyoruz eğer arzu ederseniz sizin için de yer alalım mı?” diye soruyor.
Efendi Hazretleri de “Eğer herkese gönlünün istediği veriyorlarsa bizim gönlümüz Cennetü’l Bâkî’yi ister, Medine”yi arzu eder” buyurarak oradan yer istemediğini beyan etmiştir.
Hazret-i Mahmûd Sâmî (k.s.) Efendimizin hicret arzusuna babamın anlattığı kadarıyla bu şekilde muttali olmuştuk. Bizim Medine-i Münevvere’ye hicretimizin başlangıcı ise 1976 yılında olmuştu.
1976 senesinde Mart sonu Nisan başı Hazret-i Mahmûd Sâmî (k.s.) Efendimiz “İnşâallah, Medine’ye hicretimiz için da’vet edildi (izin verildi veya emir edildi)” buyurdular. Umûmî olarak Medine’den da’vet geldiğini bu şekilde buyurduktan sonra fakire de “Siz de beraberimde bulunursunuz” dediler. O zaman büyük kızım yeni doğmuş 10 günlüktü. Hazret-i Mahmûd Sâmî (k.s.): “Çok fazla da eşya almazsınız. Evdekiler de (yakın akrabalar da) hicret ettiğimizi anlamasınlar. Bir bavulla gelirsiniz” buyurdular. Ben de evdekileri bir çocukla bırakarak hiç haber vermeden bir bavulla hicrete çıktım.
Efendi Hazretleri (k.s.) “Kimse hicret ettiğimizi anlamasın” dedikleri için ihvana “Efendi Hazretleri Umreye gidiyor” diye duyurduk. Uçak biletlerimizi aldığım Ali Koçak bey 80 küsur kişinin bu umre ziyaretine iştirak ettiğini söylemişti. Yani seksen küsur kişilik bir cemaatle yolculuğa çıkmıştık. Ama Hazret-i Mahmûd Sâmî (k.s.) Efendimiz ile Fakir’den başka hicret niyeti ile geldiğimizi bilen yoktu.
Mekke ve Medine’de tam toplam 50 gün kaldık. Çok değişik bir ziyâret oldu. Hazret-i Mahmûd Sâmî (k.s.) Efendimiz “Şimdi döneceğiz inşâallah ileride tekrar başka bir tarihte yine hicret ederiz” buyurdular. Ve hicret başka bir sefere kalmak kaydıyla geri dönmüş olduk.
1979 senesinde Efendi Hazretlerinin Medine’ye hicret için tekrar emir buyurması üzerine hicret hazırlıklarına başladık. O zamanki Suudi Arabistan Kralı Hâlid’in arkadaşı İbrahim Şâkir ikâmet için 18 kişilik davetiye göndermişti. İbrahim Şâkir’in gönderdiği bu da’vetiye sayesinde ikâmet işinin resmi yönünü halletmiş olduk.
İkâmet işinden sonra Hazret’in evinin eşyalarını götürülmesi işine sıra geldi. O zaman Suudî Arabistan ile ticarî ilişkiler yok denecek kadar zayıftı. Efendi Hazretlerinin eşyalarını kamyona yükleyerek normal şekilde götürme imkânı yoktu. Eşyaların götürülmesi çok zor idi. Ama Cenâb-ı Hakk’ın lûtfu ve ihsânıyla bir çözüm bulmuş olduk. Şöyle ki: MTTB başkanlığım sırasında muhtelif vesilelerle münâsebetler kurduğumuzRiyad’daki Dünya İslâm Gençlik Teşkilatı (WAMY)’nin başkanına birini göndererek umre için 40 kişilik da’vetiye talep ettim. Da’vetiye talebimi kabul eden WAMY’nin başkanı 40 kişilik umre vizesi verdi. Kimya Mühendisliği’nde okuyan Talebe Birliği’nden arkadaşımız olan Orhan Yentürk’ün amcası Fehmi Efendi’nin otobüsünü tuttuk. Efendi Hazretlerinin eşyalarını otobüsün bagaj kısmına, koridorlara, koltuk aralarına yükledik. Talebe Birliğinde 35 arkadaşı da (diğer beş kişinin işlemleri yetişmedi) otobüse yolcu olarak bindirdik. Böylece Efendi Hazretlerinin eşyalarını götürme bahânesiyle bu arkadaşlar da umre yapmış oldular.
1979 yılı Temmuz ayında Efendi Hazretlerinin eşyaları ile 35 arkadaş Fehmi Efendi’nin otobüsü ile Bostancı köprüsünden hareket etmiş oldu. Otobüs Suud gümrüğüne gelince Suud memurları arkadaşlara “Siz talebe adamlarsınız WAMY’nin da’vetiyle geliyorsunuz. Otobüsün içi, üstü, altı her taraf eşya dolu. Siz ne yapacaksınız bu kadar eşyayı” diye soruyorlar.
Türkiye’de “Himmetü’r ricâl takrabü’l cibâl” derlerdi. Allah dostları, ricâlullah himmet ederse Cenâb-ı Allah dağları yaklaştırır.
Elhamdulillâh, büyüklerimizin himmeti ile Efendi Hazretleri’nin eşyaları da bu şekilde geçmiş oldu.
Umreye gelen arkadaşların 11 tanesi de beni telefonla arayarak hacca kalmak istediklerini söylediler. Ben o zaman Türkiye’de idim. Bende “İyi tamam kalın gelince işlemleri hallederiz” dedim. Bu arkadaşlar da hacca kalmış oldular.
Efendi Hazretleri fakiri, ev bulup yerleştirmek üzere Şevval ayında Medine’ye göndermişti. Şevval ayında (Eylül 1979) ikâmet işi için Medîne’ye giderken
فَاللّٰهُ خَيْرٌ حَافِظًا وَهُوَ أَرْحَمُ الرَّاحِمِينَ ِ
(Yûsuf s. 64) âyetini ve Âyete’l Kürsî’yi okursunuz ve Medîne’deki sohbetlere siz devam edersiniz” diye buyurdular. Fakire bir kitap (Mevlâna Muhammed Rebhâmî Hazretleri’nin Riyâdün Nâsihîn kitabını) uzatarak “Bu da size hediyem olsun. Uçakta size zor olur. Taşımanız da uygun değil. Birkaç kilo gelir. Onu sohbetlerde Medîne’de okursunuz. Medîne’ye karayoluyla giden şekerci Mustafa gibi birisine verirsiniz, o da size Medîne’de teslim eder.” buyurdular. Fakir o zaman trafik kazası geçirmiştim. Doktor, iki kilo bile yük taşımamamı söylemişti. Bir kiloluk kitap için bile ne kadar hassas düşünüyorlar. “Efendim bunu kim okuyacak” deyince, “İnşâallah siz okursunuz” diye buyurdular.
Medine’ye gelince daha önceden talebelerle gönderdiğim ve bir depoya koydurduğum eşyaları Efendi Hazretleri için tuttuğum eve yerleştirdim.
Böylece bütün hazırlıklar Cenâb-ı Hakk’ın Lûtfu ve Efendi Hazretleri’nin himmeti ile tamamlamış oldum.
ÖMER ÖZTÜRK SİZE RAVZA’DA DUÂ ETSİN
ALLAH (C.C.) ONUN DUÂSINI REDDETMEZ
Efendi Hazretleri’nin ikâmet işlerini takip etmek üzere Medîne iken Efendi Hazretleri’nin torunu Mahmûd kendi ikâmet işi için, Efendi Hazretleri’nden duâ talep edince, Efendi Hazretleri Mahmûd ve ev halkına, şu kıssayı anlatmış: “Ehlullahdan bir zât var imiş. Ondan yağmur için duâ talep etmişler. O da bir teneke yağ alıp çarşıya çıkmış. Başlamış bağırmaya “Yağ ha yağ, yağ ha yağ!” Birden öyle bir yağmur başlamış ki insanlar evlerine zor kaçmışlar. Yağmur uzun zaman ve şiddetli olarak yağmaya devam edince insanlar bundan zarar görmüşler. Aynı zâta müracaat ederek “Aman efendim duâ edin de şu yağmur kesilsin” diye ricâ etmişler. O zât da eline bir çuval ceviz alıp başlamış bağırmaya “Yağma ha yağma, yağma ha yağma!” deyince birden yağmur kesilmiş” ve daha sonra:
“Sen de Ömer Öztürk Ağabeyine selâmımı söyle. Senin ikâmetin için Ravza’da sana duâ etsin. Cenâb-ı Hakk O’nun duâsını reddetmez. Duâsı makbul kişilerdendir O.” diye buyurmuşlar. Allah şefaatlerine nâil eylesin.
Efendi Hazretleri Zi’l-ka’de ayında geldiler. O zaman uçak seferleri bugüne göre çok ibtidâî idi. Hazret-i Mahmûd Sâmî (k.s.)’u Medine’den gelen üç arkadaşla beraber Cidde’de karşıladık.
Hazret-i Mahmûd Sâmî Efendimizin Medîneye hicretleri bu şekilde gerçekleşmiş oldu. Allâh şefâatlerine nâil eylesin.
HAZRET’İN İLK CUMASI
Hazret-i Mahmûd Sâmî (k.s.) Efendimizin Medine’ye hicretinin ilk Cuma günü Cuma namazına çıkıp çıkamayacağını bilmiyorduk. Ama çıkma ihtimâline karşı arabayla devlethâneye gittik. Efendi Hazretleri de Cuma namazına çıktılar. Harem’e geldiler.
Arkadaşlar da Efendi Hazretleri’nin geldiğini bilmiyorlardı ama İmam Cuma’nın farzında birinci rekâtta Kadir sûresini, ikinci rekâtta Fetih sûresini okuyunca arkadaşlar Hazret-i Mahmûd Sâmî (k.s.)’un namaza iştirâk ettiğini anlamışlardı.
Hazret-i Mahmûd Sâmî (k.s.) birkaç hafta Cuma’ya devam ettiler. Ondan sonra namazlara çıkmaz oldular.
RAVDA-YI MUDAHHARA’YI İLK ZİYÂRET
İlk Ravda ziyareti Cuma namazından sonra olmuştu. Namazı kıldıktan sonra geri döndük. Sonra tekrar mescide gelerek Ravza’da Nebiyyi Ekrem (s.a.v.) Efendimiz’i ziyaret ettiler. Ziyarette Ravza’ya doğru dönerek ellerini kaldırdılar duâ ettiler. O zaman sağ tarafta arkaya geçmeye mâni olan bölme yoktu. Ashâb-ı Suffe’nin oraya dönülebiliyordu. Hazret-i Mahmûd Sâmî (k.s.), türbeyi saadetin etrafında birkaç defa dönerek ziyâret ettiler. Daha sonra bu şekilde dönerek ziyâretin önüne geçmek için arayı böldüler.
SONDA İLE YAŞAMALARI
Hazret-i Mahmûd Sâmî (k.s.), 1976’dan beri sonda ile yaşıyorlardı.
Türkiye’de kaliteli sonda bulamadığımız için Hazret’in kullandığı sondayı her gün değiştirmek gerekiyordu. Ama Medine’ye hicretten sonra Amerika’dan kaliteli sonda getirttik. Bu kaliteli sondayı, 3 ayda bir değiştirmek yetiyordu.
Beyin cerrâhisinde uzmanlık yaparken Dr. Yusuf Akkaya sonda ile alakalı “Çapada kulak burun boğaz, bevliye ve beyin cerrahisi yan yana idi. Bevliye bölümünden sonda değiştirilirken yan taraftaki bağırmaları duyardık” diyordu.
Demek ki sonda değiştirmek o kadar acı veren bir iş imiş. Hazret-i Mahmûd Sâmî (k.s.)’a her gün hem de o zamanlarda hiç tecrübesi olmayan Dr. Âbid Özmen, sondasını takıp çıkartıyordu. Hazret’in sabr ve tahammülü ne seviyede idi ki Hazret, hiç sesini çıkarmıyordu.
Medine’de Hazret-i Mahmûd Sâmî (k.s.)’un ehlullahtandır dediği Pakistanlı Ziyâeddin Efendi vardı. Ziyâeddin Efendi’nin sondaya ihtiyacı olduğunda Dr. Âbid Özmen takmak üzere gitti.
O bile sondanın acısında bağırıyordu. Tabi hâşâ bu Zât’ı muâhaze etmek, makâmını tenkîs için söylemiyorum. Hazret’in sabrının derecesini beyan için söylüyorum. Hazret-i Mahmûd Sâmî (k.s.)’un sonda takılırken ne en ufak bir bağırması olurdu ne de yüzünde en ufak bir ekşime alâmeti olurdu. Tam sekiz sene sonda ile yaşamış oldu.
Allah öbür tarafta hepimizi beraber eylesin. İşte Hazret’in sabır ve tahammülleri…
HACI ANNENİZ TEHECCÜDE KALKTI MI?
Abdülvâsi’ Amcanın oğlu Prof. Çolpan Bey (Cerrahpaşa Tıp Fakültesi) 1981 de Hazreti Mahmûd Sâmî (k.s.)’u katarakt ameliyatı yaptı.
Hazret, narkozdan gece saat 02.00-02.30 civârı uyandı (Kendilerinin normalde gece teheccüde kalktıkları saat). Uyanır uyanmaz: “Hacı anneniz teheccüde kalktı mı?” diye sordu.
Kur’an-ı Kerim’de zikir ehli “وَالذَّاكِرِينَ اللَّهَ كَثِيرًا وَالذَّاكِرَاتِِ Allah’ı çok zikreden erkekle kadın.” şeklinde tabir ediliyor.
Kendileri zikre kalkarlar. Hanımlarını da teheccüde kaldırırlardı. Teheccüd kıldıktan sonra Cenâb-ı Hakk’a istiğfar ve zikirle meşgûl olurlardı. İşte bunun için Hazret-i Mahmûd Sâmî (k.s.) uyanır uyanmaz: “Hacı anneniz teheccüde kalktı mı?” diye soruyor.
Hazretin gözündeki rahatsızlık bu şekilde düzelmiş oldu.
HAZRETİN KULAKLARI BİR ARA DUYMAZ OLDU
Hazret-i Mahmûd Sâmî (k.s.)’un bir ara kulakları duymaz oldu.
Onun doktorluğunu yapan arkadaşlara “Arkadaşlar ehlullahta bazı hastalıklar olur. Ama bazıları olmaz. Âmâlık olabilir. Şu şu hastalıklar olabilir. Ama sağırlık olmaz. Hazret’in kulağına bir bakın demek ki yapılacak bir operasyonla Hazret’in kulağı tekrar eskisi gibi duyar” dedim.
ALLAH DOSTLARINDA SAĞIRLIK OLMAZ
Ehlullâhdan Sağır bilinen Hâtem-i Esam vardır. Onun sağır bilinmesinin sebebi, huzûrunda bir kadıncağız sual sorarken (beşeriyet muktezâsı) yelleniyor. Hazret de kadın utanmasın diye üç kere “Ne dedin kadın duyamadım?” diye kadına sesleniyor. Kadın da üç dört defa tekrarla Hazret’in böyle söylediğini görünce “Demek ki Hazret’in kulağı duymuyor. Az önce yaptığımı da duymamıştır” diye düşünerek kalbi mutmaîn oluyor.
Hazret kadın yaşadığı müddetçe 15 sene kulağı çok iyi duymasına rağmen kadını utandırmamak için sağırmış gibi davranmıştı.
İşte Hazret-i Mahmûd Sâmî (k.s.)’un kulağındaki rahatsızlığını kontrol ettirene kadar milletle bayağı bir uğraştık. Muâyene sonucunda Hazret’in kulağında bir parça olduğu anlaşıldı. O parçayı küçük bir operasyonla çıkartınca Hazret-i Mahmûd Sâmî (k.s.) Efendimiz eskisi gibi duymaya başladı. Elhamdülillâh.
SON ZİYÂRET
Hz. Sâmî (k.s.) Efendimiz: “Musâfaha için kıyam lâzımdır” buyururlar ve herkes ile tek tek ayağa kalkarak el sıkışırlardı. Kendileri sekiz sene sonda ile yaşadılar. O ızdırâblı hallerinde bile musâfaha için ayağa kalkarlardı. Kendilerine: “Efendim müsâadenizle ihvan gelip sadece selam verseler, elinizi sıkmasalar, o zaman olur mu” dediğimizde bu teklifi kabûl etmişlerdi. Bunun üzerine ihvana teker teker “Huzûra girip sadece selam vereceksiniz, eline uzanmayacaksınız. Uzanırsanız ayağa kalkmaya çalışıyor, kalkacak hâli de yok” diyerek tembih ettik. Bundan sonra ihvan da sadece selam vererek ziyaret etti.
En son ziyaret 1983 yılında oldu. “Beraber hacca gidiyorduk kendilerine ihvanın ziyaret etmek istediğini söyleyince “ziyaret hacdan döndükten sonra olsun” buyurdular. Hac sonrası ihvanı beraberce ziyarete götürdük. İhvan sadece selam vererek teker teker ziyaret etti. Fakir, Rahmetli Atasayar amca ve birkaç arkadaşla beraber içeride duruyoruz. Hz. Sâmî (k.s.) kendilerine ziyarete her gelene: “Cinnîler de karışıyor araya, cinnîler de karışıyor araya” diyordu.
CİNNÎLERİN TÂBİİYYETİ
Cinnîler bir mekâna girmek için izin almaları, kapıyı açmaları vesâire gerekmiyor. Cinnîler istedikleri yere, istedikleri yerden girerler. Ama ihvan olunca onlar da edebe riâyet etmeleri gerekir. İnsan ihvanlara müsâade çıkınca onlar da edebe riâyet ederek insanların arasına karışarak bu nimetten istifâde ettiler. (Allah her hususta hepimizi edepli mü’minlerden eylesin.)
Cinnîlerin ziyarete ne zaman başladığını Efendimiz (k.s.)’un anlatmasına da Yahyalı’dan ziyarete gelen bir ihvan sebep oldu. Ömer Kirazoğlu Ağabey: “Baba bu zat Yahyalılı Hacı Hasan Efendi’den gelmiş. Selam ve hürmetleri var. Ellerinizden öpüyor” deyince; Hz. Sâmî (k.s.) Efendimiz: “Yahyalılı Hacı Hasan Efendi’nin babası vardı. Pîr Efendimizin halifesi Mustafa Efendi’nin evinde cinnîler bize intisâb etmişti. Cinnîlerin ziyâreti, cinnîlerin başı, Cünduh’un kendilerine intisâb ettiği zaman başlamıştı." dediler.
BİLÂL-İ HABEŞÎ (R.A.)’İN ZİYÂRETİ
Bilâl-i Habeşi Hazretleri, Sâmî Efendimiz Hazretlerini ziyarete geldiler. Başkalarının yazdığı bir kitâbda, bu ziyaretten sonra Sâmî Efendimizin ailesi Hacı anne “Eyvah demek ki hazretin vakti yaklaştı” dediğini ve ağladığını, ertesi gün de Hz. Sâmî (k.s.)’un irtihâl ettiğini yazıyor. Hâlbuki işin aslı öyle değil. Hazret-i Bilal-i Habeşi’nin ziyâreti 1980 senesinde, Hz. Sâmî (k.s.) Hazretlerinin irtihâli ise 1984 senesinde olmuştur. Bilâl-i Habeşî (r.a.)’in ziyâretinin anlamı da farklı bir şey olsa gerektir.
ÎMÂN SÜREYYA YILDIZINDA OLSA
Nebî (s.a.v.), Cuma sûresi nâzil olurken, “Ashâba yetişmeyen ümmetlere de peygamber gönderildi.” âyeti nazil olunca sâil sordu: “Yâ Resûlullah, onlar kimlerdir?” Nebî (s.a.v.) cevâb vermediler. Sâil bir daha sordu. “Yâ Resûlullah, bunlar kimlerdir?” Yine cevâb vermediler. Nebî-yi Ekrem (s.a.v.), üçüncü def’a sâil sorduğunda ona da cevâb vermedi ve mübârek elini sağ tarafında bulunan Selmân-ı Fârisî (r.a.)’in omzuna koyarak: “Şunlardan öyle erler vardır ki îmân Süreyyâ yıldızında olsa varır ona yetişirler.” buyurdular.
Selmân-ı Fârisî Hazretleri Nebî (s.a.v.) ile geceleri uzun uzun yalnız başına sohbet edebilen sahâbelerden birisidir. (Allah şefaatine nâil eylesin). Hendek harbinde hendek kazılmasını tavsiye etmişti. Hendek kazılırken Selmân (r.a.) çok çalışıyor, on kişinin yaptığı işi tek başına yapıyordu. Ensâr ile Muhacir Selmân (r.a.)’i paylaşamıyorlardı. Muhacirler kendisi ta İran’dan Şam’a, oradan da Medine’ye hicret etmesi hasebiyle “Selmân muhacirdir, Selmân bizdendir” diyorlar. Ensâr da Medine’de uzun müddet kaldığı için “Selmân Ensâr’dır, Selmân bizdendir.” diyorlardı. Bunun üzerine Nebî (s.a.v.): “Selmân minnâ, ve min ehli beytin - Selmân bizdendir, ehli beyttendir.” diyorlar. (Allah şefaatlerine nâili mazhar eylesin.)
Evvelkilerin ve sonrakilerin ilmi kendisine verilmiş uçsuz bucaksız bir ummandır Selmân-ı Fârisî (r.a.)… Nakşî silsilesinin de Hz. Ebû Bekir Sıddîk (r.a.)’den sonraki ikinci postnişinidir. İşte bu hadîs-i şerîf ile Selmân (r.a.)’e ve Nakşî silsilesine işâret ediliyor. Allah (c.c.), Efendimiz (s.a.v.)’in bu şekilde işâret buyurduğu, tebşir ettiği böyle bir yola müntesîb olmayı, bu yolun postnişini olan böyle bir Zât’a evlâd olmayı bizlere nasîb etmiştir. Ne kadar büyük bir ni’met, el-hamdü lillâhi Rabbi’l âlemîn.
Kur’ân okunduktan sonra bitince “sadaka’llahü’l azîm - Allah doğru söyledi” denir. Biz desek de demesek de muhakkak Allah doğru söyler. Ama biz burada “sadaka’llahü’l azîmAllah doğru söyledi” diyerek anladığımızı, kabûl ettiğimizi ve mu’cibince amel edeceğimizi beyan etmiş oluyoruz.
Nasıl ki Kur’ân-ı Kerîm okunduktan sonra sadaka’llahü’l azîm diyerek Allah’ın kelâmını anladığımızı, duyduğumuzu kabûl edip mu’cibince amel edeceğimizi ifâde ediyor isek Efendimiz (s.a.v.)’in Hz. Selmân (r.a.)’in omzuna mübârek elini koyarak “Bunlardan öyle erler vardır ki îmân Süreyyâ yıldızında da olsa varır yetişirler” sözünün; sünnetlerin unutulduğu, fitnenin kaynadığı bir dönemde 96 yıllık ömrünün tamâmında sünneti ihyâ ederek, îmânın Süreyyâ yıldızında da olsa ulaşılabileceğini hayatlarıyla bizlere gösteren Hz. Sâmî (k.s.) Efendimiz’in hayatlarının; Nebî-yi Ekrem (s.a.v.)’in mübârek sözlerinin tezâhürü olduğunu anladığımızı ifâde etme ma’nasında “Sadaka resûlullah - Resûlullah (s.a.v.) muhakkak doğru söyledi” diyoruz.
Yani 96 yıllık sünnete tamâmıyla muvâfık bir ömürle hayatlarında Efendimiz (s.a.v.)’in sözünün tezâhürünü herkese göstermiş Muhammedî Meşrebli nâdir bir velî-yi Mürşid-i Kâmil’dir Hz. Sâmî (k.s.).
SON DÜNYÂ KELAMLARI
Musa bey ile ziyâretlerine gittiğimizde misafir odasına kabul edildik.
Ömer Kirazoğlu beyi çağırdı, O da Hazretin yayına girdi. Ömer bey, Efendi hazretlerine Musa beyin ve Fakir’in ziyârete geldiğini söylemiş, arz etmiş. “Buyursun” diye izin çıkınca, Ömer Kirazoğlu tekrar “Efendim Ömer Öztürk de yanında” deyince: Mahmûd Sâmî (k.s.) Efendimiz “O da buyursun. Ömer Öztürk ihvana kılavuzdur. Musa beye de kılavuz olsun.” diye buyurmuşlar.
Huzura kabul olunduğumuzda Ömer Kirazoğlu abi, “Musa bey geldi” diye takdim etti. Sonra sıra Fakir’e geldiğinde Ömer Kirazoğlu abi, “Kılavuz geldi, Ömer Öztürk geldi, Musa beye ve ihvana kılavuz olsun buyurmuştunuz, işte kılavuz geldi” dedi. Fakir o zaman ellerini öpüyor idim. Hazret “Elhamdülillah, elhamdülillah, elhamdülillah” buyurdular. Mübârek ellerini öptükten sonra, Fakir’in sadrına mübârek ellerini uzatıp: “Selâmün aleyküm dıbtüm fedhulûhâ hâlidîn. - Allâh’ın selâmı sizin üzerinize olsun, ne güzel kulluk yaptınız şimdi ebediyen cennetime giriniz.” (Zümer s. 73) buyurdular. Bu da kendisinin 20 Ocak 1984 tarihli dünya kelamı olarak son konuşmalarıdır. 12 Şubat’ta da irtihâl etmişlerdir.
Orada Ömer Kirazoğlu abi diyor ki, “Ömerciğim, not et bak, babam çok enteresan şeyler söylüyor, bak bunlar tebşiratlar, çok büyük tebşiratlar” diyordu.
Konyalı Hattat Hüseyin Efendi, hatırşinas bir insan demek ki, Hazretin en son dünya kelamının bu Âyet-i Kerîme olduğunu öğrenince, onu bir hat hâlinde yazmış, hediye olarak göndermiş. O hat halen bizim Medine’deki evin kapısında asılı duruyor.
1979 yılında İstanbul’dan Medine-i Münevvere’ye hicret ederek, 12 Şubat 1984 tarihinde dâr-ı bekâya irtihâl eylemişlerdir. Cennetü’l-Bakîa’da, Ebû Sa‘îd el-Hudrî ve Fâtıma binti Esed (r.anhümâ)’nın yanında medfûndurlar.
Ve nefe‘ana’llâhü te‘âlâ bi şefâatihi, Allâh (c.c.) cümlemizi O’nun muhabbetini hakkı ile yaşayıp öylece haşrolanlardan eylesin (Âmîn). Bi hurmeti seyyidi’l- enbiyâ-i ve’l- mürselîn salla’llâhu Te‘âlâ ‘aleyhi vesellem.
Ma‘nevî Evlâdı ÖMER MUHAMMED ÖZTÜRK
HZ. SÂMÎ EFENDİ (K.S.) HAZRETLERİ’NE 03/02/1980
Sizi bizden ayıran, gamlı hazan meltemi mi?
Yoksa, hicrân götüren menzili meçhûl gemi mi?
Kenz-i mahfîde yazılmış kaderin hâtemi mi?
Şu gönül ağrısı, hilkatteki firkat demi mi?
Ağlayan arz-ı semâ hasretimin matemi mi?
Ağlıyor ebr-i seher bağrına sinmiş de “güz”ün
Dökerek nâle vü figânını küllün ve cüz’ün
Çağlıyor âhı terennümle Erenköy’de hüzün
İftirâk ateşi, bilmem ki garip gönlümüzün,
Bir ömür bitmeyecek gulgulenin hemdemi mi?
Sizi candan severim, bende riyâ zerresi yok.
Mücrimim amma “Bu”yum, benliğimin kisvesi yok.
Kurumuş bâğ-ı çemen, artık açan lâlesi yok.
Yoksunuz, leyl ü nehârın tadı yok; neş’esi yok.
Ayrılık, bizlere Pîrân-ı Kirâm sitemi mi?
Pürgünâhım, gece eflâkı tutar hıçkırığım.
Künd-i zulmette nihân şûlesi sönmüş ışığım.
Hâlimin arzı budur, sanmayınız sırnaşığım.
Hâk-i pâyinize açmış bir ufak sarmaşığım.
Bu tecellî-i hayat dertlerimin merhemi mi?
Bin tahassür ile ihvânınızın derdi, derin.
Atarak cismini, ummânına gâmın, kederin.
Bilmedik, gâye-i maksûdunu bizler, seferin.
Kabr-i Peygamber-i Zîşân’da doğan her seherin.
Ravzasından çağıran er şafağın gül femi mi?
(H. Câhid Ercan)
HZ. MAHMUD SÂMÎ (K.S.)’NİN İRTİHALİ’NİN
MİLADÎ SENE-İ DEVRİYESİ DOLAYISIYLE...
Ararım ağlayarak katrede, ummanda seni
Gül açan goncada nâle-i hicranda seni
Izdırâbınla yanan îne-i sûzanda seni
Hissedip leyl-ü nehâr tende seni, canda seni
Firkatin yıktığı, şu ömr-ü perîşanda seni.
Ağlıyor ben gibi ufkumda sönen bin emelim
Ağlıyor dîdelerim, her tâatim, her amelim
İrtihâlin ile birdenbire lâl oldu dilim
Açılıp göklere gündüz, gece bîçâre elim
Dilerim görmeği ben, Ravza-i Rıdvân’da seni.
Bir muhabbet ki onun her ânı dünyâya bedel
Kays-ı Mecnûn eyleyen mâşûka, Leylâ’ya bedel
Adının her hecesi ni’meti uzmâya bedel
Âsumânımda yanan Necm-i Süreyyâ’ya bedel
Bir ömür gördü gönül mihr-i dirahşanda seni.
Seni Peygamber-i Zî-şân çağırıp hânesine
Severek okşayarak sardı aziz sînesine
Kenz-i mahfîde yazılmış seferin gâyesine
Nâil oldun girerek cennetin ol bahçesine
Saklayıp Rabb-i Celîl gûşe-i sultanda seni.
Geçiyorken yine sensiz, şu ömür yaz ile güz
Silinip gitti gönülden bütün eşyâ, kül, cüz
Neme lâzım benim artık gece, akşam, gündüz
Ağlayan Câhid’e bir bak yapayalnız, öksüz
Arıyor yaş dökerek zerrede, cîhanda seni...
(H. Câhid Ercan)
HZ. MAHMÛD SÂMÎ RAMAZANOĞLU (K.S.)
Eyyâm-ı şeb efrûzda bir merd-i siyâmî.
Mihrâb-ı ubûdiyyet-i ulyâda kıyâmî.
Yoksullara imdâd eli düşkünlere hâmî
Tevhid-i Hudâ rehberi bir zât-ı kirâmî.
Hayru'lhalef-i Es'ad-ı dergâh-ı Kelâmî.
Fahrû'l-urâfâ bedr-i hafâ Hazret-i Sâmî.
Dustûr-i zaman mefhar-i âl-i Ramazandır.
Didâr-ı MUHAMMED ruh-ı pâkinde ayândır.
Simâsı bir âyine-i envâr-ı cihândır.
Ey cân kulak aç, onda beyân özge beyândır.
Hayru'l-halef-i Es'ad-ı dergâh-ı Kelâmî
Fahrû'l-urâfâ bedr-i hafâ Hazret-i Sâmî.
Devletlü Veli Hazreti Hâlid'den elalmış.
İrşâdını mânend-ı ziya her yana salmış.
Efrâd-ı vatan berzâh-ı fetrette bunalmış.
Ümmid-i reha bir nazar-ı feyzine kalmış.
Hayru'l-halef-i Es'ad-ı dergâh-ı Kelâmî.
Fahrû'l-urâfâ bedr-i hafâ Hazret-i Sâmî.
Hem-hâlet-i Peygamber-i Zi-şân harekâtı.
Vermekte tarîk ehline tahkîk berâtı.
Geçmektedir Allah'a ibâdetle hayâtı.
Bezminde tadar gam-zedeler azb-i Fürâtı.
Hayru'l-halef-i Es'ad-ı dergâh-ı Kelâmi.
Fahrû'l-urâfâ bedr-i hafâ Hazret-i Sâmî.
Elbet bırakır öyle bir er böyle halîfe.
Ashâb kadar hâdim olur Şer'i şerîfe.
Her sohbeti bir zûbde-i ahkâm-ı münife.
Sorsan kime mazhardır "O" der ism-i Lâtif'e.
Hayru'l-halef-i Es'ad-ı dergâh-ı Kelâmî.
Fahrû'l-urâfâ bedr-i hafâ Hazret-i Sâmî.
Etmiş ona Hakk pâye-i irfanı emânet.
Sermâye-i pür kıymet imânı emânet.
Ahmed Ağa etmiş ona yârân-ı emânet.
Kılmaz mı erenler güher-kâni emânet.
Hayru'l-halef-i Es'ad-ı dergâh-ı Kelâmî.
Fahrû'l-urâfâ bedr-i hafâ Hazret-i Sâmî.
Kemal Edîb KÜRKÇÜOĞLU
|