banner2

 

SİLSİLE-İ ÂLİYE'NİN BEŞİNCİ POSTNÎŞÎNİ
ÂRİFLER SULTÂNI BEYAZİD-İ BİSTÂMÎ (K.S.)

       Beyazid onun künyesidir. Esas adı Tayfur. Babasının adı İsa.

       Hicrî ikinci, Milâdî dokuzuncu asırda yaşamıştır. Derdi ki: “Allâh'ım, bu kulları, onlardan bir gayret olmadan yarattın. Onların arzusu olmadan, boyunlarına bir emanet yükü vurdun. Bu halleriyle, onlara yardım etmezsen, kim yardım edecek?.”

       Birgün, kendisinden farz ve sünnetin tarifini istediler. Şöyle cevap verdi: “Sünnet, dünyayı tamamen terk etmektir. Farz ise, Mevlâ ile sohbettir.” Sonra biraz daha açıkladı:

       “Çünkü Peygamber (s.a.v.) Efendimizin bütün sünneti; dünyayı kalbe sokmamaya delâlet eder. Farzların bir emirler külliyesi olan Kitaba gelince; o da, Mevlâ ile sohbete çağırır. Çünkü ondaki kelâm; şanı yüce Allâh'ın sıfatlarından, kelâm sıfatının tecellisidir.” Derdi ki:

       “Nimetler, insanda devamlıdır. Onlara yapılacak şükür de ezelî ve ebedî bir vasıf taşımalıdır.” Birgün biri geldi:

       İnsan ne zaman tevazu‘ halini bulabilir? şeklinde sordu. Şu cevabı verdi:

       “Nefsine ne bir hal, ne de bir makam tanıyacak ve halk içinde kendisinden daha hakir kimse olacağını aklına getirmeyecek.”
Birgün, Bistam âlimlerinden biri, Bayezid'in yanına geldi ve:

       Yâ Beyazid! Bu ilim sana nereden, kimden vergi? dedi. Şu cevabı aldı:

       “Allâh'tan. Allâh'ın nimeti. O’nun zatından. İzahı gayet kolay. Peygamber (s.a.v.) Efendimizin şu Hadîs-i şerifini, tam ma‘nâsıyla okursan, anlarsın:

       Bir kimse bildiğiyle amel ederse; Cenâb-ı Hakk ona, bilmediğini ihsan eyler.”

       O gelen âlim, bu cevap karşısında sustu.

(İmam-ı Şa'rânî (rh.a.), Tabakâtü'l-kübrâ, 250-253.s.)